SELO VE UÇURTMA
Annesi ile beraber köhne bir hanın tek odalı bölmesinde yaşayan Selo, yaklaşık bir buçuk litrelik bir sürahi boylarında, patates kafalı, kalın kara kaşları yüzünün üçte ikisini toplayan, kalan üçte birlik boşlukta ise kocaman sürmeli gözler ve kaba bir burun olan birisiydi. Boyu yaşadıkları odanın tek sürahisiyle eşit olduğuna göre iki buçuktan üç yaşına girmesine çok kalmamış olsa gerekti.
Evlere şenlik bir de annesi vardı Selo’nun. İsmi gibi müstesna karaktere sahip olan bu kadın, içine olduğu kadar dışına da o derece kapalıydı ki, kendisi dahi yıllardır ellerini ve yüzünü görmemişti. Evin mahremiyet dolu ambiyansına rağmen vücut hatlarını gizleyen burka ve mantosunu katiyen çıkarmaz, el ve ayaklarının nazenin beyazlığını gizleyen tüllü nakışlı ayaklık ve eldivenleri derisinin bir parçasıymışçasına vücuduna yapışık tutardı. Yıllardır o odada ikamet ettiğinden olsa gerek ev sahibi gibi kaprisli olan ve Musallat ismiyle şereflendirilen erkek sineğe hiç bulaşmaz, nefesi değer de sineğe bir haller olur korkusuyla yüzündeki peçeyi açmadığından günlerce, hatta haftalarca yiyip içmediği olurdu bu dinine bütün ve imanına hürmetkâr kadının.
Beraber yaşamaya mecbur olduğu annesinin yerleşik kaygılarından imanı gevreyen Selo, bir yaşında konuşmayı, bir buçuk yaşında yürümeyi, iki yaşında yemeğini kendi pişirip yemeyi öğrendi. Nakşibendi’lerin su ile tavaf ettiklerini görmesine ve az buçuk katır inadı gevşemesine rağmen hiç tanımadığı ve bilmediği Kadirilerin, Mevlevilerin, Aleviler, Nasturiler, Keldaniler, Zerdüştiler ve hatta Sümer ve Babillilerin yani cümle Mezopotamya din, inanç ve etnik topluluklarının suyun eril mi dişil mi olduğu konusundaki fikirlerini ölesiye merak eden ve bu konuda bir kanaate varamayan septik annesinin su düşmanlığı sebebiyle henüz o yaşında banyosunu da kendi yapar olmuştu Selo.
Günler talihsiz yavrucağın hayat kavgasına bunca erken atılmasının ve çekirdekten mücadeleci bir bireyin nasıl yetiştiğine tanık olmanın heyecanıyla kâh hızlı, kâh yavaş devinir giderken, Selo, hanın dış duvarlarının çevrelediği uzun ve dar iç avluda volta vururken handa kendileri dışında yaşayan insanlar olduğunu keşfediverdi. Bu öylesine mucizevi bir keşifti ki avlunun kalın duvarlarını yırta yırta gelen cıvıl cıvıl çiçek kokuları sayesinde o güne değin varlığının bile farkında olmadığı bir uzvunu, yani burnunu da tanımış oldu. Kalınca etli geniş burnunun işlevlerini tatbik etmeyi ileri bir tarihe erteleyecek ve dış seslerin peşine düşecek kadar zekiydi Selo.
Çiçek Kızlar ismini yakıştırdığı komşularıyla kendilerine özgü bir mors alfabesi tekniği keşfedip konuşması ve tanışması uzun sürmemişti. Anı anına onu ve Çiçek Kızlar’ı takip eden ve ayaklarını kaydırmak için türlü entrikalar peşinde olan Namünasebet Hanım’la henüz tanışmamış olan Selo, farkında olmadan ezeli bir düşman da kazanmış oldu.
Han sahibinin yaşlı ve acuze olan kızı Namünasebet Hanım, babasının yerli yersiz dostluklarından, acımalarından, yardım amaçlı hana yerleştirdiği ve tek kuruş almadığı yardıma muhtaç insanlardan, hayattaki her şeyden tiksindiği gibi tiksinir; Selo ve annesini ayrıca Çiçek Kızlar’ı kovmaya bahane bulmak için her anlarını izleyip kaydederdi. Hanın iç karartıcı koridorlarında ve yedek anahtarı kendisinde olan iç avlularda hindi gibi kabararak yürür, hayatı insanlara nasıl zehir zıkkım edeceğini tasarlayarak Hürrem Sultan’a yaraşır ince komplolar kurardı. Yerden bitme dediği Selo’nun ne işler karıştırdığını anlamak için bir kulağı kapıda erketeye yatar, duvar vuruşlarının mesaj taşıyan içeriğini anlamadığı için kafası davul gibi şişip, kapıda sızar kalırdı. Çiçek Kızlar odadan çıkar çıkmaz içeri girer, bilcümle odayı teftiş eder, olası bir değişime karşı hafızasına kazırdı gördüklerini.
Selo’nun komşularıyla sürdürdüğü iletişim savaşta şifreyle haberleşen devletlerin muhaberecilerine rahmet okutacak bir seviyeye gelmiş, Enigma bu ilerleyiş karşısında utancından başını kumlara gömmüştü. Rüyasında hakikatte hiç görmediği Güneş’i tellere dolanmış gördüğünü anlatan Selo’nun yılmaz bir özgürlük aşığı, Behrengi’nin küçük kara balığı’nın reenkarnasyonu olduğuna kani olan Çiçek Kızlar; ona gökleri, toprağı, sevgiyi öğretecek yegane şeyin bir uçurtma olduğunda hemfikir oldular. Basit, kıt kuyruklu, iç avlunun daracık sahasında ancak bir karış uçabilecek bu uçurtmayı yapmaya o an giriştiler. Cafcaflı bir paket kağıdına çaprazlama eklenmiş altıgen incecik çıtalar ve süssüz kısa kuyruğuyla sadece Selo gibi her şeyden yoksun bir çocuğun kıymet biçeceği çirkin bir uçurtmaydı bu uçurtma. Bağrında göğün sonsuz mavisini, toprağın titreten kudretini, neşenin sınırsız nefesini taşıyan bir uçurtma.
Uçurtma Selo’nun minimini avuçlarında sıcacık bir serçe yüreği gibi pıt pıt atmaktayken, her zamanki münasebetsizliğiyle Namünasebet Hanım başını kapıdan içeri sokmuştu. Hayat kavgasında daha ufak bir tohumcukken savaşmayı öğrenen ve kavgayla pişen Selo’nun kuvvetli refleksleri sayesinde uçurtma gözlerden ırak bir yere gizlenerek güvenliği sağlanmıştı. Havada illegalitenin kükürdümsü, barudi kokusunu duyan Namünasebet Hanım, odanın ortasında karabasan gibi durup duran kadın dışında bir şey bulamayınca bir panik Çiçek Kızlar’ın odasına seğirtti.
Namünasebet Hanım’ın komşuların odasından erguvan, menekşe, leylak, manolya, sarıasma, lavanta ve yaratılmış tüm çiçeklerin mis kokusuyla yarı mest ayrılmasından sonraki iki saat Selo katıksız bir mutluluk ve özgürlük hissiyle tıka basa dolmuş, doğduğundan beri ilk kez ağlamıştı. Her mutluluk gibi bunun da sonu olacaktı elbet, hem de acı bir son fakat büyüten, ilerleten, yıldızlar doğurtan bir son.
Virane han odasında aklı başında, fikri kâmil, dış olaylardan zerrece etkilenmeyen tek varlık olan Musallat Sinek, elindeki çirkin nesneye bakıp mutluluğun formülünü bulmuşçasına zırıldayan Selo’yu yadırgamış, içini hafakanlar bastığı için tebdil-i havaya ihtiyaç duymuş, oda kapısında yarı baygın uyuklayan Namünasebet Hanım’ın çiçek yaprakları yapışmış ablak suratına şıp diye konuvermişti. Olayın şoku ilk başta Selo’nun annesinde görüldü. Sinek kendisini öpmüşçesine dehşete düşen mazbut kadın, ayılıp ayılıp bayılmış, Selo kabak kafası ve patates suratıyla, elinde büyük bir hayalin minik tezahürü apışıp kalmıştı.
Haşin ve yırtıcı bir atmaca gibi uçurtmayı bir saniyede atomlarına dek parçalayan Namünasebet Hanım, ardında Hiroşimavari yıkık dökük bir Selo bırakarak, hain zaferini kutlamak için evine seyirtti.
Selo teleskopu elinden alınmış Galileo misali duvar dibine sinmiş ve kalbinin hala attığına hiç şüphe duymadığı yırtılmış uçurtmasına bakıyordu. Nesillerin bilgi dağarcığından süzülerek kendisine varan şaşmaz bir veri vardı elinde hala1. Kaplumbağaların kesilip katledildikten sonra bile saatlerce atan kalpleri vardı2. Bir uçurtma bir kaplumbağa olabilir miydi? Bir kaplumbağayı insandan ve eşyadan ayıran neydi? Kaplumbağa bunlardan farklı olarak makro evreni yaşatırdı kendinde. Öyleyse bir uçurtma da, özgürlüğü kanatlarının altında saklayan bir uçurtma da kaplumbağa olabilir, Anka kuşu gibi küllerinden yeniden doğabilir ve uçabilirdi.
Musallat Sineğin istemsiz yardımlarıyla-konduğu malzemelerde uçurtmanın parçası olabilme potansiyelini değerlendiren Selo, yaşadığı yıkımın üstünden bir saat bile geçmeden dondurma çubukları, eski muşamba ve naylon iplerle devasa bir uçurtma yaptı. Uçurtmanın kuyruğunda parlak bir kuyruk yerine Selo’nun kırmızı pantolonlu bacakları sallanmaktaydı.
11.03.2026
Sara EROL
Kadın Kapalı Hapishanesi C Tekli/5. Oda ERZİNCAN