Tutsak yazar Sara Erol'dan bir öykü: SULTANIN PENCERESİ

SULTAN’IN PENCERESİ

Siz tanımazsınız Sultan’ı, bilmezsiniz o Sultan’ın Penceresi’ni. Birden karşınıza çıktığında, donakalır, ne yapacağınızı şaşırırsınız. Çalmaz gözlerinize o pencere ardında inatla dikilen çıra misali tutuşmuş parmaklar; unutulmaz güz yellerinin menekşe kokularını, alevli saçlar.

Ben tanırdım Sultan’ı evvel-i âdemden beri. Ama en çok penceresini bilirdim. İlle o pencereyi. Korkunç bir mavi elbisesiyle ruhumuzu titretir, gümbürdetip parçalayarak inci gibi dizilmiş parkeleri hışımla geçerdi Sultan, çocukluğumuzdan beri. Gölgesini ürpererek izler, pirüpak, toy yüreklerimizi o tehditkâr varlığından sakınırdık. Mavinin bu denli sevimsiz, bu denli saldırgan olabileceğini almazdı çocuk aklımız. “Mavi değildi,” derdik birbirimizden gözlerimizi kaçırarak. Envaiçeşit mavinin güzelliğini bilen, mavinin muhafızlarıydık sanki. Kötülüğün renklerde değil, onları isimlendirip konumlandıranlarda olduğunu, tabula rasamızdan okur gibi, inkârımızla korurduk mavinin güzellik saltanatını.

Sultan, sadece iğrenti ve korku getirmezdi mahallemize. Gelişi, macera dolu bir ân olurdu. Ta uzaktan seçilen o koca başını ilk gören ulaklar haberdar edince, en yüksek damlara tırmanırdı öncü birliklerimiz. Kıvrımlarına dek ayrıntılandıran, paçasındaki çamurları bulutları yorumlar gibi okuyabilen o günün şahı, ecesi olurdu gözümüzde.

Beni ilgilendiren Sultan’ın kendisi, çamurlu paçaları değildi. Kısacık bir an dahi olsa durmasıydı kırmızı ışık yandığında. Bazen bir göz kırpımı kadar olan o sürede, kirden paslanmış, güneş değmese cam olduğu anlaşılmayacak o kirli aralıktan dışarıya, dünyamıza sarkan buğulu gözleri görmemdi derdim. Sonra giderdi Sultan. Gözleri görsem de görmesem de, hayal etsem de giderdi.

Sonra geçerdi Sultan. Sanki Doğu Ekspresi’nde kıpırdanarak oturan bir Agatha Christie romanının perdesi aralanırdı hayal dünyamdan.

Tanırdım Sultan’ı evvel-i milattan. Hele o penceresini. En çok onu bilirdim işte. Kafesli cumbasından ara ara bakışıma değiveren göçmüş dünyam ağlatırdı beni. İçli ve naif küçük eşkıya İnce Memed’i ağlatan Binboğalar kadar renkli, taze, çiçekli değildi belki ama pencereden gram gram seçebildiklerim yine de güzeldi. Yoksunluğun çaresiydi, minicik bir hayat nuruna duyulan özlemdi belki oradan toplayabildiklerim. Sultan; iriyarı, itici, incitici; penceresi ise kuşsuz kalmamış gökler kadar masmaviydi.

İşin kötüsü, kuşsuz da kalmazdı hiç. Diz dize, göz göze oturduk Sultan’ın Penceresi’nde. Uzun yollar, cam kırığı geçmişlerimize; kara asfaltlar, köyümüzün yemyeşil kırlarına tekabül ederdi. Köy görmemiş şehirliler bile, Sultan’ın ölümcül penceresinde köy kokardı. Böğürtlen kokulu bir çay, tumturaklı bir halay hayal olur, ırardı sert nasırlar tutmuş dileklerimizden.

Tanırdım Sultan’ı. Evvel-i asırlardan beri çekerdim bir pencere hasreti. Tarihti Sultan’ın Penceresi. Kuşku, kaygı ve umutlu bir geleceğe duyulan hasretin değişken resmiydi. Bol pencereli hiçbir verandanın taahhüt edemeyeceği umutlar vadederdi size bu tel örgülü, muşambamsı kırılganlıktaki sağlam pencere.

Pencerelerden ellerimize konan maviyi unutmayalım diye anlattım size Sultan’ı ve Sultan’ın Penceresi’ni. Mavinin güzelliğini ve mavinin o minik muhafızlarını unutmayın e mi?

Sara EROL Kadın Kapalı Hapishane C-Tekli Koğuş-5. Oda ERZİNCAN 01.10.2025