Sara Erol yazdı: Sultanın Penceresi 2. bölüm

SULTAN’IN PENCERESİ-2

              Günler günler içinde, Sultan’ı görürdüm düşlerimde. Heyula gibi uzun ve çini beyazı elbisesiyle bir görünüp bir kaybolurken tutardım şeffaf kuyruğundan hayaletini. Şaşırdınız değil mi? Şeklini şemalini bilmiyordunuz, görmemiştiniz hiç, kıkırdaksı formunu. Formika bedeni hiç değmemişti gündelik ritimlerinize. Bundandır şaşırmaklığınız. Çünkü siz tanımazsınız Sultan’ı, bilmezsiniz onun Gulyabani’ye rahmet okutturan kıyamete eş penceresini. Belki market tezgahlarının yırtık mavisinde cilalanmış gibi parlayan meyvelerin ön yüzlerinden yansımıştır gözlerinize Sultan ve Sultan’ın feri kaçık aydınlıklar taşıyan penceresinin şeytani camları. Koklamışsınızdır belki de bin yıllık fosiller gibi kokan hainliklerini de bilememişsinizdir onun Sultan olduğunu. Tanımazsınız çünkü Sultan’ı ve onun çamur kiri penceresini siz. 

              Ünlüdür Sultan. Sade bizimki gibi yolsuz, kervansız, çıkmaz kentlerin taşra sokaklarında değil, gökdelenlerin alaladığı renkli ve cerbezeli caddelerde de gezer Sultan. Tam o an görürsünüz onun Azrail soluğu penceresini ve o pencerede solan nice güneşlerin türkülerini. Yine de bilmezlikten, tanımazlıktan gelirsiniz sanki. Yoktur, çünkü mahallemizde mavinin yılmaz cengaverleri. Bilirsiniz, çünkü yoksa o minik yiğitler koruyamazsınız yüreklerinizin şeker pembesini Sultan’ın gudubet karası yüzünden. Ünlüdür Sultan. Cumhurbaşkanı’yla fotoğraf çekilmişliği bile vardır. O denli deli, o denli beterdir Sultan. Hele penceresi. Sultan’ın penceresi şavklı bir mavi, Sultan’ın penceresi kan donduran bir cani. 

              Ada da tanımaz Sultan’ı. Bilmez, sırıtkan vahşiliğine yaraşır, domuz moru kıyafetiyle dolaşan babasının, ağzı ve kulakları olmayan minik bir yaratıkla konuşurken irinli tükürüğüyle üçümüzün benim, Sultan’ın ve Sultan’ın penceresinin-güneşle parıldaşan ince siluetlerinizi ıslattığını. Yaratıktan gürül gürül taşardı Ada’nın şımarır, mızıklanır, ağlar ve güler sesi. Yüzünü, şaçını başını görmezdik Ada’nın; Sultan’ın penceresinde otururken, sere serpe ve çekerken tespih tanelerinin amber kırığı sarısını zamanın eli sıkı benliğinden, hayallerdik Ada’nın papatya sularıyla yıkanmış bukleli gözlerini. Sadece adı ve sesi vardı Ada’nın. Bir de en az Sultan kadar gaddari yeşil suratlı babası. Sesini sakınımsız, tüm eli açıklığıyla veriverirdi Ada. Yıllardır durup durur Ada’nın sesi Sultan’ın katran kara pencere camlarında. Büyümüş, genç bir kadın ya da adam olmuştur şimdi Ada. Umuda dahi kan kaybederek ulaşan bir neslin hafızasında, anılarında yaşadığını bilmeden çocukluğunu Sultan’ın sinsi gölgesine düşürerek büyümüştür. Canavar irisi gözlerini pörtleterek tükürükler saçan babasının arkasında, haşin mavi penceresinde Sultan’ın, oturuveren, eti kemiği yolunmuş çocukluğumuzu bilmeden gülmüş, ağlamış, yaşamış ve yaşlanmıştır Ada. Ada’nın canlı sesi yitik zamanlarımızda tiz, bas, bariton; Sultan’ın penceresi aciz, haris, kakafon. 

              Günler gecelerimizi kemiklerini kırasıya kucaklarken, oturup Sultan’ın kabarık ışıklı penceresinde; geçmişi yad eder, rüzgar güllerinin alımlı kırmızısını anılarımın hikmetli mavisine üflerim ben. Ada en modern oyuncaklarıyla coşar, sıkılır, kayar ve sallanırken; tahtadan mızrakları, kılıçları ve kucak dolusu taşlarıyla yel değirmenlerini kırasıya döver çocukluğumun Cervantes aşığı minik Don Kişot’ları. Hatırladınız değil mi o mavi sevdalısı bacaksız muhafızları?

12.11.2025

Sara EROL

Kadın Kapalı Hapishane C-TEKLİ/5. ODA

ERZİNCAN