ZULÜM
M.Ö 83’te İskoçya’yı işgale girişen Romalılar, yerli Kaledonya kabilelerinin büyük direnişiyle karşılaşır. Romalıların bu direnişe cevapları, tüm ülkeyi kan gölüne çevirmek olmuştur. Buna rağmen direngen kabilelere boyun eğdiremezler. Romalılar kabile şefi Calgacus’a barış teklifinde bulunmak zorunda kalır. Calgacus, Romalıları “dünyanın kabadayıları” diye niteleyerek, “yağmalamak, kesip biçmek ve ortalığı çöle çevirip bunun adına barış diyorlar” diye yanıtlar.
Dün olduğu gibi bugün de zaman-mekan farkına bakmaksızın “dünyanın kabadayıları”, ‘barış getireceğiz’ söylemini dillerine pelesenk ederek kan dökmekteler. Dünyanın Kabadayılarından geçilmiyorsa da Trump ve Netanyahu’ya ayrı parantez açmak icap eder. Maskenin iki yüzünü oluşturan bu zevatlar fütursuzca saldırmayı hak görerek Ortadoğu’yu yerle yeksan etme planlarını fiiliyata dökmüşlerdir. Yakın günlerde İran’a yönelik saldırılarıyla şiddet dozunu ayyuka çıkardılar. Akabinde, Trump barış havarisi kisvesinde çatışmayı durdurduğunu böbür böbür duyurdu. Netanyahu’nun Filistin ve Lübnan’da yaptıkları da cabası. Ne yazık, insanlık inim inim inlemeye devam etmekte!
Zulmetmeyi marifet belleyenlerin rüya ve emelleri de aynıdır. Onların rüyaları halkların kâbusudur. Emelleri insanlığın katliamdan geçirilmesidir. Aynı teranelere sığınarak kötülüklerini gizlemeyi iş edinmişlerdir. Statükocuların küçüğü, büyüğü fark etmez; iktidar ve devletçi zihniyetine dayananların alayı aynı kaynaktan kan içerler. Toplumsallaşmış insanlığı ve halkları zapturapt altına almada ellerinden gelenleri artlarında bırakmazlar. Zulmün kökeni beş bin yıllık hiyerarşik devletçi yapılanmalara kadar gider. Adına medeniyet denilen tarihsel-toplumsal süreç aynı zamanda yürürlüğe konulmuş zulmün giriştiği katliamlardır. Onlar kan, gözyaşı ve onulmaz yaralarla şekillendirilen bir dünya yaratımına odaklanmışlardır.
Kuşkusuz İran rejimi de aynı kaynaktan beslenir. Zulüm ile abat olunmanın ne menem bir şey olduğunu onlar da kendi meşreplerince göstermişlerdir. Zalimler her zaman kendi ölçülerini sarraf terazisi sanarak her şeyi hakları olarak alırlar. Mazlum ve madunların uygulanagelen zorbalıklara karşı gelmelerini de türlü nitelemelerle kötülemekten geri durmazlar. Bu saiklerden dolayı, zulmün tarihsel kökenlerini bilmeden edilecek her söz ezbere kaçacaktır. Şartlar, dönemler farklılık arz etse de allanıp pullanan iktidar ve devletçi sistemlerin temeli zulümle atılmıştır. Karılmış harçtan yükselen duvarlar zulmün abidesini oluşturur. Böylesi bir hakikat ortadayken toplumsallaşmış insanlığın umut ve özlemleri, şiirleri ve şarkıları hep özgürlük tadında olacaktır. Zulüm ile hareket edenler kan emicilerdir; özgürlük cellatlarıdır. Özgür yaşamdan yana olanların umudunu boğmak isteyenlerdir! İnsanlığa mevcut zulüm siyasalarını zorunluluk ve gelişme dinamiği diye yutturmak istemelerini unutmayalım; iktidarcı ve devletçi statükonun kökeni aldatma üzerinden boy atmıştır. Sonrası da zulmün iki ucu keskin kılıcıyla yüz yüze kalmaktır.
Bugün için genel kabul gören ilk kent devletlerinin ortaya çıktığı Sümer coğrafyasında da insanlığın o günkü inildemeleri kil tabletlere dökülmüştür. Orada, Güney Mezopotamya’da insanlığın aldatma sonucu yitirdiği özgür dünyaları için yakılmış ağıtlarda bunun izleriyle karşılaşıyoruz. Özgürlüğü ortadan kaldıran somut gösterge, kurumsallaşmış hiyerarşik devlet aygıtıdır. Buna karşı insanlığın yakarışı “Amargi” yani özgür yaşama olan istemin yakıcı bir biçimde dillendirilmesi olmuştur. Amargi cennet diye betimlenir ki devletçi sistemden önceki eşitlikçi Neolitik döneme olan özlemin adı ile özdeşleştirilir. Cennet diye Dilmun’a gönderme yapılır. Amargi çağrıları Dilmun’a ulaşmayken, kelimelere şöyle dökülür:
“Dilmun’da kuzgun ötmez,/Çaylak keskin çığlığını koy vermez,/Aslan öldürmez,/Kurt kuzuyu kapmaz,/Oğlak yiyen vahşi köpek bilinmez,/Orda güverenler başlarını sarkıtmazlar,/Gözü ağrıyan “gözüm ağrıyor” demez/Oranın yaşlı kadını: “Ben yaşlı kadınım” demez,/Oranın yaşlı erkeği “ben yaşlı erkeğim” demez…”
Evet, bu yakarıda özlem duyulan insanca, özgürce yaşamadır. İnsanlığın boyunduruktan kurtulmasına olan inancın ta kendisidir.
Ne fayda, çağlar çağları kovalarken zulüm ile hegemonik güç devşirenlerin yaptığı kötülükler katmerlenerek devasa boyutlara ulaşmıştır. Dağdan düşen çığdır, insanlığı boğan tufandır zulüm! Bakmayın öyle, adalet, demokrasi, hukuk ve özgürlük gibi kavramsallaşmaları sıkça kullanmalarına. Tüm söylemleri zulümlerini gizlemek içindir. İnsanlığın özlem ve umutlarını simgeleyen bu tür kavramların içini boşaltmak için ellerinden gelenleri yapmaktan çekinmezler. Güzellikleri tüketmek naturalarında vardır. Kanmamak, aldanmamak da bizlerin unutmayacağı, kulaklara küpe edeceği bir durum olmalı.
Sokrates, “Bu dünya adaletle ayakta durur. Zulüm geldiği zaman o devletin varlığı düşünülemez.” dese de mevcut iktidarcı ve devletçi sistemle şekilsel bir adalet vurgusundan öteye gidilemeyeceği aşikârdır. Yine de direnenler eksik olmaz. “Yeryüzünü aşkın yüzü” yapmaya koyulanlar her mecrada sese ses olma uğruna yürüyüş eylemeyi sürdürürler. Şiirlerde, anlatılarda, şarkılarda ve destanlarda zulme karşı başkaldırmanın ve onu alaşağı etmenin arayışına tanıklık ederiz. Abdallar, Bilgeler, mayası özgürlükle karılmış insanlığın yüz akları, şairler, yazarlar, kanaat önderleri vd. canlar zulme karşı dik durmanın önemine atfederken direnç gülüne dönüşmenin gerekliliğini sakınmadan dillendirmenin yanı sıra son nefeslerine kadar kuvveden fiiliyata geçmenin erdemini sergilemekten de geri durmamışlardır. Elbette zulüm, zulmetin zulmü hakkında çok şey söylenmiş ve söylenmeye devam edecektir. Mil çekilmiş gözlere, duymayan kulaklara, lâl olmuş dillere aldanmadan gören, duyan, konuşan ve eyleyen, adı onur insanlığın vücuda gelmesi yolunda kan, can ve emek sarf edilmiştir. İyi, doğru, güzel ve özgür yaşam istemleri karşısında ağır bedeller verilmiş olunsa da çıkılan o güzel ve anlamlı yolda menzile erişmeden düştüklerinde toprağa, yüreklerindeki yanan kandili bir başkası devralır. Yüreklerde yanan kandil ışıkları karanlıkları alaşağı edip güneşli günleri müjdelemektedir. O ışık ki sisler arasında görünmez kılınmak istenen zulmün maskesini düşürmekten geri durmaz. Maskeleri düşürüp her şeyi görünür kılan ışık ile bir olma azmini gösterenler de bitimsiz bir azimle hareket etmeyi sürdüreceklerdir.
Balzac’ın “Lanetli Çocuk” romanında yer alan bir cümle hayattan damıtılan hakikat misali çarpar yüzüne insanın; “… Genelde zorbanın gücü ezilenin kaygısı kadardır.” Evet, tam da dendiği gibidir. Zorbanın gücü ezilenin çaresizliği, korkusu ve bilcümle iradesizliği, ikircikliğiyle daha bir artar. Zorbanın gücü korkuyu tetikler. Korkunun cenderesinden çıkmayanlar yeri gelince ilgisiz bir tavır sergilerler. Tabii kendilerini tarafsız göstermeyi de iş edinirler. Böylesi bir tarafsızlık ancak ve ancak zulümden beslenenlerin ekmeğine yağ sürmek anlamına geleceği hesaplanmaz. Masumiyet izafe edilen, allanıp pullanan, pamuklara sarılan zulmü görünür kılmak ellerimizde. Şairin dediği gibi, “Yeter ki kararmasın sol memenin altındaki cevahir.” Yeter ki kanmayalım, ‘tek doğru’ diye öne sürdükleri argümanların sahteliğine karşı haykırmasını bilelim, bilmeyenlere de bunu kavratalım.
Kapitalist modernite çağında inceltilmiş bir algı yaratılmış olsa da özünde kölelik ve zorbalığın dallanıp budaklanmasından gayrı bir gerçeklik olmadığını idrak edelim.
Hiçbir şey yaşanmamışçasına zalimlere güven duyanlar peşinen nesneleşmeyi, köleleşmeye rıza gösterenler ruhlarını Mephisto’ya teslim edenlerdir. Bir kölenin son nefesini verirken ortaya koyduğu tavır dikkat çekici olduğundan, Herder’den alıntı yapmak meramıma derman olacaktır. Herder, Hümanizmin Gelişmesi Üstüne Mektuplar’ında bir misyoner tarafından başından aşağı su döküldüğünü fark eden, ölmekte olan bir köleye dair anekdot anlatır. Köle başına su döken misyonerin bunu neden yaptığını açıklamasını istediğinde misyonerin yanıtı şu olur: “Cennete gidebilmen için.” Siyah köle buna karşı şöyle cevap verir: “Beyaz insanların bulunduğu bir cennete gitmek istemiyorum.” Sonra arkasını döner ve ölür… Yaşatılan bir insanlık dramıdır. İnsanlığın katledilmesidir. Köle ölürken bile zalimlerden medet ummamıştır. Evet, bu pasajdan çıkarılacak çok ders var. Zalimden icazet almaktan sakınalım. Bilinmeli ki onlar yaşamın düşmanıdırlar ve ölümden de nemalanmak isteyenlerin kötücül soyundandırlar…
İçinde doğup büyüdüğüm, kendimi bulduğum, yaşamıma anlam kazandıran coğrafyamda zulmün gerçek yüzünü yakıcı bir şekilde deneyimleyenlerden oldum. Ozan Şivan Perwer’in az sayıda Türkçe dillendirdiği şarkıdaki sözlerde de;
“… Kene gibi kan emerek zulmediyorlar barbarca/yılan gibi zehirleyerek zulmediyorlar barbarca...” belirtildiği gibi hali pür melalimiz böyle yazılmış, böyle çizilmiş ve böyle uyana gelen mezalimliklerle doludur.
Zulümle alakalı çok sayıda ozan ve saz ustaları korkusuzca dile gelmekten geri durmamışlardır. “Canavar bürünmüş kuzu postuna” diyen Aşık Mahsuni Şerif de;
“Dünya zalımlar dünyası, gelen zalım giden zalım, zalım zalım, zalım zalım, ne olacak benim halım” şarkısıyla zulme karşı onurlu duruş sergilemenin yolunda ilerlemiştir.
Kimileri ilkin Yaşar Kemal söylemiştir der. Kim bilir belki de doğrudur. Lakin Edip Cansever’in bir dizesinde denk geldiğimden paylaşmak istedim; “Zulmün artsın, zulmün artsın ki tez zeval bulasın!” Aklın yolu bir elbet. Zulüm arttıkça buna yönelik direniş de yükselir. Serencamında zulmün yerle yeksan edileceğinin umut ve inancıyla donanıp zevalini tez getirelim. Yeter ki kararlı olalım! Zalimi bir başka düzlemde Enver Gökçe de dizelerine yerleştirir: “Zalım, hemi de kötü dinli gâvur/Nasıl da bağdaş kurmuş toprağıma/Gülümü harmanımı savurur./”
Ve nihayetinde Enternasyonal Marşı’nda geçtiği gibi, “Zulmü zulmetlere savur”mak da bizlerin ellerinde olduğunu asla unutmayalım.
Onlar nisyanı kalıcılaştırırken aynı zamanda zulüm cenderelerini de daim kılmak isteyenlerdir. Bilinmeli ki, gözlerinizden akacak damlaların özütünde özgürlük olanlar zulme inat her yeri gül bahçesine dönüştürmeyi şiar edinmişlerdir. Zulmetin zulmünü esas alanlar her şeyi kendilerine hak ve mubah görenlerin soysuz damarından beslenen vampirlerdir. Tahayyül edilemeyecek kötülük saçanlardır onlar. Elbette kirli yüzlerini saklamayı iş edinirler. Bu uğurda görünmezlik zırhı giyerek, sütten çıkmış ak kaşık misali bir imaj çizerler.
Ezilenler, mazlum ve madunlar çıplak gerçeklik olarak orta yerde dururken, zalimler ise büründükleri libaslarla kamufle olmaktan geri durmazlar. Hikmet erenlerinden, Yusuf bin Esbât (ölümü 808)’ın, “Zalim birine, ‘Allah seni başımızdan eksin etmesin’ diye dua eden Allah’a asi olmayı arzulamıştır” sözünü de ilahiyat ekseninde kulaklara küpe yapalım. Zira bugünlerde dini araçsallandıranlar en çok zalimlere dua etmekteler.
Tarihsel-toplumsal akış içerisinde insanlığın maddi ve manevi kültürel varlığını zenginleştiren tüm disiplinlerde, zalimin zulmüne karşı gelmek insanca yaşam sürmenin gereklerini yerine getirmekle özdeştir.
Livaneli’nin şarkısında geçen sözler gibi; “Kaldırın duvarları/Yıkın gitsin hepsini/Ne böyle zalim olsun/Ne de böyle şarkılar”, engelleri aşmak, zulmetin zulmüne başkaldırmakla olacaktır. Bunun için yüreklerimizi avuçlarımızda tutmasını bilmeli ve yola revan olunmalı.
Son sözü Ataol Behramoğlu şiiriyle dillendirsin:
“Görüyorsun işte küçük adamları/Köhneleşmiş silahlarıyla saldıran sana/Kimi tutsak düşmüş kendi dünyasına/Kimisi düpedüz halk düşmanı/Diren öyleyse, diren, yılma/Yürüt daha bir inatla kavganı…”
Ayhan KAVAK
Ereğli Yüksek Güvenlikli Hapishane E-1-5
Ereğli/KONYA
Heykel: Tülin Şahin Okay