KUM SAATİ
İnsan ruhunu dinginleştiren deniziyle küçük bir sahil kasabasıydı. Yirmiyi geçmeyen renkli yapıları özenle yerleştirilmişti deniz kıyısına. Büyüleyici ve etkileyici bir varlık oluşturuyordu her biri. Enerjinin katılaşıp madde halini almış en güzel örneklerini teşkil ediyorlardı. Aynı zamanda huzur aşılayan bir güce sahipti bu kasaba. Hangi olgunun onu buraya getirdiğini bilmiyordu. Fakat böyle bir yeri ömründe bir daha göremeyeceğini biliyordu. Bu kasabaya yerleşmeyi bir şans sayıyordu kendine.
Günlerini okuyarak ve yazarak geçiriyordu. Fikirlerini zenginleştirmek, renkli simge ve imgelerle tazelemek için deniz kıyısında gezintiye çıkardı arada. Kum tanelerinin ayaklarını okşamasını, tuzlu suyun köpüğünü ayağının çıplaklığında hissetmeyi severdi. Denizin bağrından kopup gelen hafif esintiler ve deniz kokusu hoşuna giderdi. Odasına döndüğünde dahi halen kumsalda olduğunu zannederdi. Bu tip gezintiler ruhunu yumuşatırdı.
Mevsim, yaprakların kızıllaşıp toprağın bağrına düştüğü zamanlardı. Böyle zamanlarda ağaçlar çıplaklık duygusuna kapılırdı. Ağaçların bu soyunmuşluğunu görünce özel bir anlam biçer, doğaya ayrı bir güzellik kattığına inanırdı. Ağaçları ve yaprakları bu halleriyle de seviyordu. Onlar doğanın özsuyu idiler. Bu yüzden özenle yaklaşır ve özenle yaklaşılmasını salık verirdi. Yalnızca ağaçlar değil, bir çakıl taşına dahi mütevazı bir biçimde yaklaşmaya dikkat eder, doğanın parçası olan tüm güzellikleri kutsardı.
Yağmur damlalarının pencere camlarına çarptığı bir gündü. Elinde dumanı tüten bir fincan kahve ile üzerine sinmesini engelleyemediği sigarasıyla balkonda duruyor, sokağın kokusunu içine çekiyordu. Pek kalabalık sayılmazdı sokak. Özenle park edilmiş araçlar, saksıların içerisinde titizlikle büyütülen begonyalar, sardunyalar vardı. Kimi dükkanların kapısında çıkmayı netleştirememiş kimseler dikilip duruyor, içeride bulunan biri veya birileriyle konuşmaya devam ediyordu. Balkon ve dükkan tentelerinden damlalar süzülüyordu. Kaldırım taşları yağmur suyu nedeniyle parıl parıldı. Kimi çocuklar, sokaktan akan suyun içerisinde zıplayıp oynuyorlardı. Hasta olmak ihtimalini umursamıyorlardı belki de. Deniz, tehlike oluşturmayacak hafiflikte yükselmiş, kumsalda bulunan bazı sandalları sallayarak rahatsız ediyordu. Rüzgarın olgunlaştırdığı dalgaların sesini duyabiliyor, müzik dinlercesine kulak kabartıyordu. Dalgaların rüzgar sesiyle uyumuna hayran kalmıştı.
Tüm bu güzellikleri oluşturan varlıkların arasında ince bir ayrıntı gibi dikkatini çekmişti. Kumral saçlarında yağmur damlalarına yaşam hakkı tanıyan kadın. Beline dökülen saçlarından süzülen damlalar, inci parlaklığındaydılar. Yürürken topuklularının çıkardığı ses yağmur sesiyle uyumlu bir ritim yakalamıştı. Topuklularından yağmuru öngöremediği anlaşılıyordu. Fakat kaldırım taşlarını incitmekten ürken adımları insanda hayranlık uyandıracak mütevazılıktaydı. Kadın iki bina ötede, mavi panjurlu bir evin kapısında durduğunda yorgun görünüyordu. Bundan böyle her aynı ayak sesini duyduğunda kendini pencereye atacaktı. Hayatında hiçbir kadın bu düzeyde ilgisini çekmemişti.
Günbatımı vakitleriydi. Gökyüzü denizin üzerinde kızıllaşmıştı. Usta bir ressamın elinden çıkmış bir tabloyu anımsatıyordu. Var olan manzaranın her karesinde bir fırça darbesi gizliydi sanki… Elinde sigara çıplak ayakla kumsalda yürüyor, manzaranın tadını çıkarıyordu. Az öteden bir gitar sesi duydu. Ustalıkla vuruluyordu her bir notaya. Çalınan duygusal bir parçaydı. Adımlarını hızlandırmıştı istem dışı. Kaya parçasının üzerine oturmuş bir kadın gördü. Yaklaşınca Kumral Saçlı Kadın olduğunu fark etti. Yüreğinde bir fırtına kopmaya başladı. Olduğu yerde durup dinlemeye başladı kadını. Kadın arada duruyor, önündeki kadehten içiyor, sonra kaldığı yerden devam ediyordu. Yanına gitmekte tereddütlüydü. Fakat tanışma isteği daha ağır basıyordu. “Merhaba” dedi kendisini etkilemiş Kumral Saçlı Kadına. Yeni fark etmiş bir ses tonuyla “Merhaba” diye karşılık verdi Kadın. Günbatımının ışığı düşmüş yüzünde tebessüm vardı. “Çok güzel çaldınız tebrik ederim” dedi, heyecanlı tebessümünü gizlemeye çabalayarak. “Etkileyiciydi…” Yüzünde asılı duran benzer tebessümle: “Demek beni dinliyordunuz! Hiç fark etmedim.” dedi Kumral Saçlarını geriye atarken. Denizden kopup gelen esinti Kumral Saçlarını dalgalandırmıştı. Ortalığa bir karanfil kokusu yayıldı o an. “Yürüyüşteydim. Sesi duyunca kendiliğinden geldim. Öyle içten ve güzel çalıyordunuz ki dinlemekten alıkoyamadım kendimi” Kadın doğrudan gözlerinin içine bakıyordu. Gözleri parıl parıldı. Tebessümünün ardında bir solgunluk var gibiydi. İstemsizce gözü kadehin yanında duran kum saatine ilişti. Garipsemişti bu durumu. Neredeyse yarıya kadar boşalmıştı. Anlam veremedi. Üzerinde de durmadı. Orada olmasının bir nedeni muhakkak vardı. Bir şarkı daha dinledikten sonra veda edip uzaklaştı…
Geçen zaman içerisinde Kumral Saçlı Kadının hiç şaşırmadan hep aynı saatte kırmızıya boyanmış evinden çıktığını ve her zaman aynı saatte döndüğünü görmüştü. Bir randevuya yetişir gibi çıkardı evden. Sokaktan her ayrıldığında ardında karanfil kokusu bırakırdı. Kumral Saçları ise her zaman beline dökülürdü. Pek öyle özenle yapılmadığı anlaşılırdı. Fakat yine de güzel ve parlak görünürdü Kumral Saçları. Çoğu zaman bir bahaneyle karşılaşmaya çalışırdı Kadınla. Birbirlerine gülümser, “Merhaba, nasılsınız, iyiyim, ya siz” gibi kısa ve öz cümlelerden sonra vedalaşırlardı. Böyle günlerden bir gün fark etmişti yarısı çantanın içerisinde olan kum saatini. Sonraki günler Kadının kum saatini gittiği her yere kendisiyle götürdüğüne kanaat getirmişti. Daha önce ilgisini çekmeyen bu durum, içinin derinliklerinde bir merak oluşturdu. Kumral Saçlı Kadın’ın kum saatini yanında taşımasının bir anlamı vardı.
Mehtabın dışarıda parladığı bir gündü. Kadının gitarıyla kumsala yürüdüğünü gördü. Sanatsal bir yürüyüşe sahipti kadın. Ardından gitme isteği doğmaya başladı içinde. Gidip hislerini açmak istiyordu. Ama tereddütlüydü. Kadının yanlış yorumlamasından korkuyordu. Lakin korkunun, cesaretten daha insani olduğunu biliyordu. Bu yüzden içindeki tereddüt kalıplarını yıkarak, sokağa attı kendini. Doğruca kadını bulacağı yere yöneldi. Kadını aynı parçayı çalarken buldu. Elindeki votka şişesi ile Kadının karşısına dikildi ve yüzündeki bir demet tebessümle: “Eğer bir sakıncası yoksa sizi dinlemeye geldim. Kadehimi de getirdim” dedi şişeyi uzatarak. Gözü az ötede duran kum saatine takıldı. Kadın önce şaşkınlıkla sonra tebessümle: “Hayır bir sakıncası yok, dinleyebilirsiniz tabii ki” dedi ve hemen ardından, “yalnız konser ücretini alırım”. Gülümsediler… Kadının az yamacına oturup, kadehini doldurdu. Kadının Kumral Saçlarındaki karanfil kokusu şimdi daha keskindi. Kadın yeniden bir şarkı çalmaya başladı. Sanki yüreğiyle dokunuyordu tellere… Yüreğindeki tüm duyguyu dışarı bu yolla akıtır gibiydi. Hem Kadını dinliyor hem de duygularını ve hislerini nasıl dile getireceğini düşünüyordu. Arada boşalan kadehleri tazeliyordu. Kadın gitarın tellerine vururken denizin uçsuz bucaksızlığında dalıp gidiyordu. Oralarda, o bilinmezlikte sanki bir şeyler arıyordu… Bir şeylere acıyordu…
Kadın çaldığı parçayı bitirince Adama istediği şarkı olup olmadığını soruyor arada. Arada kendilerinden söz ediyorlar. Bir ara Kadına duygularını açmaya yeltenecekken kum saati takılıyor gözlerinin radarına. Düşündüklerinden bağımsız: “Kum saatinin bir hikayesi olmalı. O gün de burada, aynı yerdeydi şimdi de” diye sordu. Kadın kadehinden ve sigarasından birer yudum aldıktan sonra: “Bence her şeyin bir hikayesi vardır. Gördüğünüz şu çakıl taşlarının bile. Elbette kum saatinin de var. Özel ve acıklı bir anlamı var benim için” dedi yorgun bir ses tonuyla. Kadınla göz göze geldi. Parlak gözlerin ardında çaresizlik var gibiydi. “Anlatmak isterseniz dinlerim” dedi çekinerek, sonra kadehinden bir yudum aldı. Kadın da tek yudumda bitirdi kadehini. Düşüncelerini yerine oturtmuş gibi, önce kum saatini uzanıp aldı, sonra da kendinden emin anlatmaya başladı: “Bir yıl önce günbatımı vakitleriydi. Tam burada rastladım bu kum saatinin sahibine. Sekiz-dokuz yaşlarında bir çocuktu. Yüzünde emsalsiz bir korku vardı. Suyun taşıdığı kumlar dahi üzerini örtememişti bu korkunun. İlk defa cansız bir çocuk görüyordum. Üstelik yüzünde müthiş bir korkuyla. Bu kum saatini öyle sıkı tutuyordu ki, kaybetmekten korkar bir hali vardı. Sırılsıklamdı. Hasta olmaması için –hayatta olmamasına rağmen- panikle kaldırdım. Yanaklarında gözyaşlarının izi henüz duruyordu. Saçlarından da kesif bir tuz kokusu geliyordu. Belli ki deniz O’nu çok uzaklardan getirmişti. Zaten bizim buranın çocuklarına hiç benzemiyordu… Kimsesizler mezarlığına defnettiler ama her zaman giderim yanına… Hastanede kum saatini ne yapmaları gerektiğini sorduklarında aldım…” dedi ve durdu. Gözlerinden ardı ardına damlalar süzülüyordu. Bir sigara daha yaktı. Kadehini tazeledi. Kadının anlattıklarından kendisi de duygulanmıştı. Gözlerinin sınırına dayanmış damlaları zor zapt ediyordu. Kadın yeniden söze başladığında, kafasında kurguladığı tüm hislerini çoktan unutmuştu.
“O günden bugüne günbatımında kum saatiyle buraya gelir, yüzü masumiyet yüklü o çocuğu anar hatırlarım. Hatırlamak… Elini ateşe uzatmak gibi bir şey olsa da… Artık büyük hayal kırıklıklarım var. O miniğin ölümünde kendimin de payı olduğunu düşünüyorum. Fakat en büyük suçlunun, o çocuğu denizlerde yeni yaşam aramasına sebebiyet verenlerin olduğuna inanıyorum… Aradan belli bir zaman geçti ve denizden de, gördüğünüz şu kum tanelerinden de… O miniği denizde ölmeye mecbur bırakan savaştan da yaşam koşullarından da… O miniğin geleceğini, oyunlarını ve hayallerini ellerinden alanlar da… Hatta kendimden bile nefret etmeye başladım… Hepimiz günahkarız…” dedi ve sustu. Önünde duran kadehi tek yudumda içti. Artık gözlerinden yaş süzülmüyordu. Kum saatini aldığı yere bıraktı.
Gökyüzündeki yıldızların sayısı gittikçe çoğalıyordu. Denizin üzerinden hafif bir esinti geliyordu. Kadınla göz göze geldi bir kez daha. Günbatımının ardında bıraktığı kızıllık ile ay ışığının parlaklığı düşmüştü kadının gözlerine. Derinlerde ise bir hüznün, çaresizliğin olduğu belliydi. Oysa Kadın, solgun solgun gülümsüyordu. Kadehleri yeniden doldurdular ve birer sigara daha yaktılar. Sonra Kumral Saçlı Kadın, aynı duygusal şarkıyı çalmaya başladı…
Ömer DUMAN
Kapalı Hapishane
Odunpazarı/ESKİŞEHİR
Fotoğraf: Adil Okay