GECE
Epey kalabalığız artık!
Yürüdükçe bize katılanlar oldu bazı yerlerde. Ama ne yazık ki çoğaldıkça doğru yolu bulma inancını kaybedenler oldu içimizde. Bunu hepimiz biliyorduk ama hiçbirimiz açıklayacak kadar cesaretli değildik. Tam tersine gün geçtikçe birbirimize kenetlenmemiz, aramızdaki bağları koparmamak üzere Özgür Yarınları, Altın Çağı yaratmamız için, yoldaşlığın gerçek anlamıyla yaşamamıza yön vermesi gerekirken, uzaklaştık birbirimizden, bu da başkalarının hoşuna gidiyordu sanki. Yürüyerek geriler mi insan? Biz ellerimizde İbrahim yoldaşın flamalarıyla yürürken, hem gerileyenler hem de kendini kolektif birliğimizin gerçekliğinde kaybedenler oldu…
Gide gide bir geceye rastladık. Üşüdük. Biz erkekler kadınlarla oturup günün değerlendirmesini yaptık. Geri kalanlar ise gümrah bir ateş yaktı, çalı çırpı toplayarak. Kökünden kopup devrildiği yerden yeniden tohum salmış, fidana dönüşmüş, geçmişlerini inkâr edenleri andıran bir ağacın üzerine yığdıklarıyla öyle bir ateş yaktılar ki; sanırsın, bu ateş, yoldaşlığımızın-birlikteliğimizin ateşi, sonsuza dek yanacak.
… Yalnız bana mı öyle geldi bilmiyorum, bir yoldaş saz çalmaya başladı, sazı bıraktıktan sonra kaldırdı el defi vurdu. Veda edercesine! Belki de bunu anlayamadım. O gece öyle bitti…
Ertesi gün yine yollardaydık. Biz de, bizden önce yürüyenlerin adımlarını takip ederek adımlarımızı atıyorduk. Dersim’de, Munzurlarda…
Uluyan köpekler kekemeydi. Karanlığın tuzağa benzediğini, bir tuzakla sevdiklerimden, yoldaşlarımdan uzak kaldığım o gece hissettim!.. İlk kez kurtulmak istedim, kendimden başka her şeyden. Saz, def emanetti ama onları kaybetmekten korkmadım hiç. Onlar bulunur, yaratılırdı. Önemli olan sahip olunanları kaybetmemekti. Gece bir takvim yaprağı olsa da koparıp atsam da yıldızlaşanlarımızı uğurladığımız yürüyüşte, ateş parçacıklarının yaktığı yüreklere su olup aydınlığı görsem…
… Sabah uyandığım yere akıttım yürek gözyaşlarımı… Kimse kimseyi görmüyordu artık. Ölüm sessizliğimizi bozmadan, içimizden birinin bir şeyler demesini bekledik hep; oysa söylenmesi gerekenler gün yüzü gibi ortadaydı.
Ben o cesareti bulamadım kendimde,
görmüştüm yaşayacağım gerçekleri gözlerinizde.
… Rüyamda ölü kuş avcılarına rastladım önce. Sonra ölü kuş yorumcularına. Bir yere mi gidiyorduk, hiçbir yere mi bilemedik işte bunu hiç… Kararlı, umutlu, tohumdan aldığı güçle yürüyen sizlere rastladım, hep birlikte yürüdüğümüz arada. Hiçbir yeri soramadım. Çünkü hiçbir yer yoktu. Durdum, bir rüzgarı bekler gibi, gözlerimi gerilere, bir kulağımı da huni yapar gibi geçmişime tuttum. Ben bir şey bilmem dedi, sadece bakarım dedi… Öyle deyince pişman oldum, kulağıma huni yapıp geçmişime tuttuğuma…
… Biz yine koca bir kalabalık olarak yürürken, birilerinin sessizce uzaklaştığını gören geçmişim, yine seslendi. Kaçmaktan başka neye yarayacak ki geçmişinizdeki dünya…
… Onlar ayrılırken geçmişlerini bırakarak, biz yürümeye devam edeceğiz Xizli derelerden…
… Özgür yarınlar ancak gerici yerleşik yaşamın çizdiği sınırları toptan reddederek yaratılabilir. Ezberletilmiş olan tek tip düşüncelerin uzantısında doğan bağnazlık ve körleşen algılar, ancak verili olanın dışında bir algıyla-düşünceyle aşılabilir. Daima özgür ve düşüncemizi maddi yaşamın kendisinden damıtarak zenginleştireceğiz…
YARINI, O ALTIN ÇAĞI YARATMA PRATİĞİMİZDE, KENDİMİZİ DEĞİŞTİREREK, YENİLEYEREK, DEVAM EDECEĞİZ YÜRÜYÜŞÜMÜZE…
Engin BULUT
F Tipi Hapishane C-100
Kürkçüler/ADANA