08.12.2025, Sincan F
Sevgili Adil,
Öncelikle seni sevgiyle kucaklıyorum. Ailecek iyi, sağlıklı, mutlu ve huzurlu olmanızı diliyorum.
Yeni yılınız da kutlu olsun. 2026’nın, önceki yıllara göre daha özgür/daha yaşanabilir/daha güzel olmasını diliyorum. Bu konuda çok iyimser olmasam da umudumu yitirmek istemiyorum. Canımı sıkan zamanlarda en çok sanata sığınıyorum. Resim, müzik, sinema, edebiyat… esas olarak sanat beni/bizi diri tutuyor. Tabii tarihsel olarak haklılığımızdan aldığımız güce ek olarak sanat diyorum.
Mektubundan anladığım epey bir sergi maratonu olmuş. Sanırım Köln sergisi de sona ermiştir? Bunca koşuşturmaya iyi dayanıyorsun(uz), ailecek. Tebrik ederim. Anlıyorum ki yüreğin hâlâ Filistin’deki o, 20’lik delikanlı gibi canlı ve heyecanlı. Ne mutlu sana. “Sol memenin altındaki cehavir” hiç sönmemiş. Hiç sönmeyeceğine eminim.
Bunca işi/sergiyi organize etmek hiç de kolay bir iş değil. Yapılanların/emeklerinin farkındayım. Bir gün orda-bir gün burda, bazen aileni ihmal etmek pahasına koşturup duruyorsun. Bunca enerji… Hayran olmamak elde değil. Üstelik sadece koşturmuyorsun aynı zamanda sanatın birçok alanında üretmeye devam ediyorsun. Nasıl zaman bulup üretkenliğini sürdürebiliyorsun, anlamak hiç kolay değil?
***
‘12 Eylül Edebiyatı ve Gerçeğin Tahribatı’ yazını okudum. Öncelikle emeğine/aklına/duyarlılığına sağlık. Duyarlılık derken şunu kastettim: Pınar Kür’ün, 12 Eylül öncesi ve sonrası devrimcilerini incitici tarzda yaptığı eleştiriler karşısında gösterdiğin duyarlılık ve o kuşağı savunma kaygın. Eleştiri ayrı, yapılmalı ve geliştirici de oluyor. Fakat yapıcı olmayan, kırıcı, can pahasına yaratılan emeğe saygısı olmayan eleştiriyi kabul etmek mümkün değil. Kür’ün eleştirisi; eleştirinin sınırlarını aşan, incitici ve emeğe saygısı –yeterince- olmayan bir değerlendirme olmuş. Sanırım maksadını aşan cümleler kurmuş. Veya derdini iyi anlatamamış. Bir kuşağı -68’lileri- övmek isterken bunu ‘78’lileri incitecek şekilde yapması uygun olmamış. Sen de gayet iyi biliyorsun, Pınar Kür aslında toplumsal duyarlılıkları güçlü bir yazar. Kadın hareketinin görünürlük kazanmasına da emekleri çok. Dolayısıyla ‘78 kuşağı için bu türden cümleler sarf etmesi, işin gerçeği birçok insanı şaşırttı.
***
Sol hareketimiz birçok konuda eleştirilebilir/eleştirilmeli de. Ama hiçbir devrimci/sosyalist için “masum değillerdi”/”onlar da masumiyet yoktu” denilemez. Hele bunu ’68 ve ’78 kuşağını karşılaştırarak yapmak, birini överken onun üzerinden diğerini incitmek/dışlamak kabul edilemez. Bu türden eleştirileri, Kür’ünküler dahil, hepsini küçük burjuva duyarlılıklar/zafiyetler olarak görüyorum. Tabii kötü niyetle yapılan ‘saldırıları’ (onlara eleştiri demiyorum doğal olarak) zaten kabul etmek mümkün değil. Kür’ün eleştirisini, her şeye rağmen ‘içeriden’, ama maksadını aşan sözler olarak görüyorum. Bir kuşağa yapılan haksızlık tabii ki bu. 17 yaşında dimdik idama giden Erdal Eren’in masumiyeti tartışılabilinir mi? Kısacık ama tertemiz yaşadı ve aynı cesur biçimde, tıpkı Denizler gibi, kendisine verilen haksız hükmün üstüne dimdik yürüdü.
Devrimcilerin çok hatası var, ama hayatları tertemizdir. İçten/samimi ve fedakarca mücadele ettiler ve bu durum hiç değişmeyecek. Halka karşı da hiçbir ‘suç’ işlemediler. Bu anlamda tamamıyla masumdurlar. Ama sermayeye/egemenlere karşı kuşkusuz ‘sınıf kini’ hep olacak ve ‘yırtıcı’ biçimde onlara karşı mücadele edecekler/etmeliler. Mücadele azmi ve kararlılığımız da hep bâki olmalı. Sınıfsal eşitsizlikler/sınıf sömürüsü devam ettiği müddetçe bu radikal tavır hiç değişmez/değişmemeli.
“12 Mart” ve “12 Eylül hapishane edebiyatı” tartışması veya karşılaştırılması, edebi/sanatsal içerikleri itibariyle yapılabilir. Son tahlilde “Karşılaştırmalı Edebiyat” diye bir disiplin de var literatürde. ‘Karşılaştırmalı edebiyat’ salt farklı ülke edebiyatlarını karşılaştırmıyor. Aynı zamanda ‘dönemleri’ ve ‘kuşaklararasılığı’ da karşılaştırıyor. Bu türden karşılaştırmaları/değerlendirmeleri –tabii bağlamları içinde ve yapıcı bir biçimde yapılan eleştirileri- de çok geliştirici buluyorum.
***
12 Mart’ta devrimciler- ki o zaman çok az sayıda idiler- hapishanelerde birçok yerde ‘adli tutuklular’ ile birlikte kaldı. ‘Sıradan halktan insanlar’la yani. Dolayısıyla ‘12 Mart Edebiyatı’nın, ‘toplumun aynası’ olması kabiliyeti daha yüksekti denilebilir. ‘Gözlem’ imkanı daha çoktu, çünkü daracık hapishane koşullarında… 12 Eylül hapishaneleri ise farklı oldu. En büyük farklılık kitleselliği. Devrimciler o dönemde hapishanelerde çok kalabalıktı. İkinci önemli fark, devrimcileri ‘adli tutuklular’dan ayırdılar. 12 Eylül hapishaneleri –bundan dolayı- daha homojendi. Tabii bu bir yanıyla halktan kopukluk/gündelik hayatın ‘sıradan insanların’dan kopukluk anlamına geliyordu. Ve bu kopukluk, kuşkusuz ‘gözlem’ imkanını çok sınırladı (Edebi zenginlik babında ‘gözlem’in önemini söylemeye tabii ki gerek yok, sanırım?) Hepsi de birbirine benzeyen insanlar topluluğu haline geldi devrimcilerin koğuşları. Bu da, edebi anlamda ‘yoksulluk’ olarak görülebilir.
Üçüncü bir fark da şu; sen de çok iyi biliyorsun, 12 Eylül’ün en büyük vahşeti… cezaevlerinde vahşi baskılarla karşılaştı.
‘12 Eylül Hapishane Edebiyatı’nda, 12 Mart’a kıyasla, daha fazla ‘cezaevi/işkence anlatısı’ olması çok normal. 90 gün emniyet işkencelerinde kaldı insanlar. Bu durum sonra birçok cezaevlerinde devam etti. Doğal olarak bütün bu olup bitenler edebiyata yansıdı tabii ki. Bütün bunları anlatmak, Kür’ün deyimiyle devrimcileri “yırtıcı” mı yapıyor? Tabii Kür’ün, “yırtıcılık” ile ne kastettiğini bilmiyorum? Ama bu vahşetin, yaşananların tabii ki anlatılması/yazılması gerekiyordu. Bu anlatılar, oralarda olup biten devrimcileri ‘yırtıcı’ yapmaz. O işkenceleri yapanları ‘vahşi’ yapar ama.
12 Eylül’ün cezaevlerinde/emniyet işkencehanelerinde /sokaklarda yaptığı zulümler bence yeterince anlatılamadı. Yaygın bir biçimde sinema/tiyatroda/resimde/edebiyatta… Sanatın birçok alanında daha fazla yansıtılmalıydı. Ama kolay yenilmezdik. Yetmezlikler/yetersizlikler çok. Kadroların önemli bir kısmı kendini yenileyebilecek bir güce/açık fikirliliğe sahip değil. Tek yönlü ve toplumun en geri yanlarından kopamayan insanlarımız var. Kür’ün deyimiyle ‘yırtıcı’ –herhalde kaba/saba, köylü zihniyetli insanlar demek istiyor Kür-, evet doğru bu türden insanımız çok. Bunları eleştirmeye –yapıcı biçimde ama- hiçbir itirazım yok. Fakat onları dışlayıcı/kırıcı/küçümseyici yaklaşımları-değerlendirmeleri kabul etmek mümkün değil.
***
Kür’ün anlayamadığı şu; ’68 gençliği veya siyasal örgütleri daha az sayıdaki ve çoğu ‘talebe’ kökenli, daha ‘elit’ denilebilecek insanlardı. Fakat 12 Mart cuntası ardından, özellikle 1974 sonrası devrimci hareket kitleselleşti/halklaştı. ‘68 gibi bir ‘kadro’ hareketi olmaktan çıktı. Genişleyen/halklaşan bir hareket haline geldi. Tabii bu durum kimi toplumsal geriliklerin sol hareket içine taşınmasına neden oldu. Bu da çok anlaşılabilir bir durum.
İşin bir diğer boyutu da şu; ‘78 kuşağında ve dönemin kitle hareketlerinde –sivil faşist saldırılardan kaynaklı olarak- ‘can güvenliği’ sorunları yakıcı bir meseleydi. Kendini savunma kaygısı –yer yer her şeymiş gibi algılandı ve ne yazık ki-, önemli bir sorun haline geldi. Maraş, Sivas, Malatya ve Çorum’da yaşanan kitlesel katliamları asla unutmamak gerekiyor. İ.Ü’de -1978 öğrencilere toplu biçimde yapılan saldırıları da… Bu koşullarda kendini koruma kaygısı tabii ki birçok çalışmanın önüne geçti.
Kuşkusuz edebi kaygıları unutmaksızın yapılmalı her şey. Bazen gerçeği olduğu gibi en çıplak haliyle yansıtarak bazen de –mesela direnişleri- estetize ederek yapılmalı bu.
12 Mart dönemindeki zulümlerini, daha sonraki yıllarda daha çok aydınlar/yazarlar kaleme aldı. (Füruzan, A. Ağaoğlu, S. Soysal, Demir Özlü, Livaneli, Erdal Öz vs.) Fakat 12 Eylül zulmünü aydınlar yazmadı veya çok az. Aslında bu bir sorun. Yazılanlar daha çok yaşayanların anlatımına dayalı. Tabii bu da edebi/estetik yanı zayıflattı. Çünkü yazanların çoğu ‘edebiyatçı’ değildi. Onlar, gerçeği en çıplak haliyle yansıtmayla yetindiler. Bu hâl bazen iyi oluyor kuşkusuz. Gerçeğe dayalı tanıklıklar her zaman önemli. Ama öte yandan, zulüm dışında yaşanan ‘direnişler’ de edebi bir biçimde anlatılabilirdi. Ki bu da edebiyatçıların/sanatçıların göreviydi. Ama yapmadılar bunu. Bir kısmı korktuğu için yapmadı. Onlar ya ‘küfür romanları’ yazdı ya içe dönük/bireysel kaygılar içinde bocalayan insanların dertlerini.
Korku dışında bir kısım yazar ve aydınlar da devrimci hareketle ilişkisizliği nedeniyle 12 Eylül döneminin (zulmün ve direnişin) anlatısını sanat eserlerine yansıtamadı. Mesela Filistin’de savaşan Türkiyeli devrimcilerin sineması/belgeseli/tiyatrosu/şiiri… yazılmadı/yapılmadı. Aydınlar/sanatçılar ile sosyalist hareket arasındaki kopukluk çok temel bir sorun. Her konuda/her alanda ve her zaman...
Sevgili Adil, senin yazın beni buralara dek getirdi. Bu türden incitici/haksız ‘değerlendirmelere’ cevabi yazın çok iyi olmuş. Kesinlikle yapmak gerekiyor. Bu, aynı zamanda bir borç, şimdi aramızda olmayan arkadaşlarımıza karşı bir sorumluluk.
Mektubu bitiriyorum. Bir soruyla… Sergiler iyi geçti mi? İlgi var mıydı? Köln, İzmit, İstanbul vs. de?..
Paris muhabbeti ve Fransız sineması muhabbeti yapamadık bu mektupta. Fırsatın olursa biraz Fransız sineması üzerine birkaç paragraf yazarsan sevinirim.
Yeni yılınızı kutluyorum. Seni de sevgiyle kucaklıyorum.
Bülent PARMAKSIZ
2 No’lu F Tipi Hapishane
Sincan/ANKARA