Tutsak yazar Zeliha Bulut'tan uzun bir aradan sonra mektup aldık: "GÖRÜLMÜŞTÜR” ailesine Merhaba! Koğuş arkadaşlarım: Eylem, Fadime, Özlem, Meltem, Zilan sevgilerini yolluyor. .."

Sevgili Adil, “GÖRÜLMÜŞTÜR” ailesine Merhaba!

              Demek beni bulduğuna sevindin. Yitirdiğini düşünmüştün! Nasıl, nereden geldi aklına böyle bir şey: Sana, sizlere yazmamış olmamdan mı?

              Öyleyse eğer, kayıptım. Doğru. 

              Kendi içimde bir yerlerde yazmayı unutmaya çalışıyorken. Haklısın. Sana, sizlere yazmayalı ne acıları izledik biz, izliyoruz hâlâ. 

              Maraş ve Hatay depremi! Sonrası yaşananlar!!!

              Gazze!

              Halkımın, özelde anneannem ve dedelerimin zar zor küçücük bir çocukken canlarını zor kurtarıp yollara düşüşünü gördüm, izledim yeniden. Sanki az önce sağ çıkanlar, helallik isteyenler, bağırıp sövenler, çığlık atanlar, el uzatanlar, elimi uzattım TV ekranına çarptı. Kapıyı zorladım açılmadı! Tel örgülü gökyüzüne baktım, uzattım ellerimi havaya. Kumrular, serçeler, körfezden gelip süzülen martılar uzanıp yakaladı parmaklarımı. Gagaladı bir bir. “Sakin ol”, dediler sonra. Benim halkım o toprağın altındayken ben inadına kaşık salladım karavanaya. Geceleri demir ranzada dönüp durdum. 

              Annem geldi aklıma, babam 12 Eylül’de tutuklandığında ben 6,5 yaşında, en küçük kardeşim iki aylıktı. Annemin acısını paylaşmaya gelenler annemi teselli etmek bir yana “Gitti, giden gelmez, gelmiyor Sakine. Sen iki büyüğü yuvaya ver!” “Zor günler geçer…”

              Ben zaten korku, acı içindeyim, bir de kapı aralığından duyduğum “iki büyüğünü yuvaya ver.” önerisinden sonra kapı aralığında dondum kaldım. O kapı aralığında “yuva” lafını, “onlara” verilme sözünü duyduktan sonra tez elden büyüdüm, koca kız oldum. Annem de o günden sonra nasıl acı bir  çaresizlik hissi yaşadıysa “Yer yarılsa da yarın içine girsem” dedi. Annemin okuma yazması yok. Elde avuçta bir şey yoktu. Biz tez büyüdük, ben hapiste, kardeşim şimdi benim için açtığı www. zelihabulut.com sitesinin başında. 

              Depremde içimiz yana kavrula izledikten sonra bitmek bilmeyen bizimkilerin acısının beterini Gazze’de izlemeye başladık. “Allah’ım yer yarılsa da içine girsem”, dedim. Annem gibi. 

              Yer, beton, tel örgü, çelik kapı! Yarılmak bilmedi. 

              Yerin üstünde kalmaya karar verdim ben de. 

              Toprağın, taşın çok görüldüğü yerde serçelere kulak kabarttım. Kalk dediklerinde zıplayarak uyandım. Spora başladım. 

              Suyumu kovalardan, gözelerden, pınarlardan içemediğim için sarıldım kitaplara, öğrendim! Dostların yardımıyla anneannem Meryem’in dilini öğrendim. Yazdım, denemeleri Kürtçe! Arkadaşlar şaşırdı. “Heval Zeliha, kesin biliyordu, grameri öğrenmek istedi”, deyip gönendirdiler beni. 

              Yazdığım, kenara attığım masallarımı yazın sıcağına inat, yazdım, bozdum, baktım. Tekrar yazıp kardeşime yolladım. Kardeşim editleyip bana geri göndermek istedi. 

              14/10/2025 tarihinde

17/10/2025 tarihinde, gönderdiği postadaki masallarım, toplam 45 sayfa bana verilmedi!

“Verilmeyecek!”, deniliyor ısrarla. 

              Kaynağı belli değil! Fotokopi! denilerek, gerekçelendirilerek…

Hapishane yetkilileriyle arkadaşlarım görüştü ve mektup okuma komisyonunun “kendini aştığını” belirtti. Yetkililer de hak verdi. Ne oldu? Hiçbir şey!!! Kardeşimin gönderdiği ikinci mektup, görüşmenin hemen iki saat sonrası yine verilmedi! Kaynağı belli değil! diye.

19 yıldır yazıp çizdiğim, el emeği göz nuru masallarımı görmem dahi istenmiyor! Tashihleri konusunda fikrimin alınmış olması dahi öfke sebebi oluyor. Kaynağı belli değil diye!

Kimim ben!

Niye sürekli görülmek, bilinmek istenmiyorum?

Kadın, tutsak olduğum için mi? “Aşırı” olduğum için mi yok-sa! Evet, yok-sa onların torunlarından biri olduğum için mi?

Biri çıksın söylesin!

Sesimi duyurmamam için koyulmuş olduğum hapishanede kayaları, gözeleri, gürgen ağaçlarını, toprağı, sevdiklerimi hele de çocukluğumu yaşayamadığım için, unutmamak, unutturmamak için yazıya tutunup kana kana içtiğim cümleleri yazarken çoğu kez gözyaşlarıma hakim olamadığım, cümleleri canımın içinden çeke, koparta yazdığım için mi masallarımı vermiyorlar? Ne için???

Biri, satırlarımı okuyan o kişi, tıklayıp baksın şu “aşırı”nın sitesine allasen ne var? Bu kadın neden yazıyor? Gelmiş 51’ne yatacağı 10 yıl var geride, niye masal yazıyor? Niye öykü yazıyor???

Biri bana bir şey desin?

Kapıların arasında kilitli olan beni hiç değilse o ekranı okuyarak, sahiplenerek masallarımı okusun-okutsun! Benim madem son halini görüp okumam dahi yasak!!! Siz okuyun dostlar, çocuklar…

Evet, Adil, şaşkınım o nedenle bol sorulu ve de ünlemli girizgahla tekrar çıktım karşına!

Bana yolladığın en son mektubunda, “Antakya ve Beyrut’tan sonra sürgün yıllarımı geçirdiğim Paris, şiirlerimde ve öykülerimde kimi zaman bir dekor…” şeklinde belirtmişsin Paris’i. Antakya, hep görmek istediğim göremediğim bir şehir. Tarihi dokusu; halkların iç içe kardeşçe yaşadığı dostluk şehri tanımına layık bir ilimiz. Arap arkadaşlarımın anlattığındaki birbirine inadına bağlılığı zihnime oturmuş daha çok. Sonra, Ali İsmail’in ailesi orada! Yakın akrabam gibi. Sonra inatçı insanların şehri, ölüme meydan okumaları yetmedi şimdi zeytinliklerini korumaya çalışıyorlar. Sen ordasın, yaza, yaza tanış olduk sonuçta. TV’de gördüğüm karelerle acının ve neşenin şehri Antakya. Hapisten çıktığımda görmek istediğim yerlerin başında!

Beyrut, Paris tarih okumalarından Joseph Kessel’in ‘Gölgeler Ordusu’ romanındaki direnişçilerin şehri Paris! Şimdilerde sanatla anılan Paris inatçı gençlerin şehri!

Beyrut, benim ülkemin halkına benziyor yüzleri, bir yanı neşe, diğer yanı acı! Sen ne şanslısın gezip görebiliyorsun, ben bakıyorum öylece. Kendi ülkemin o güzelim şehirlerinin birçoğunu gezemediğim için Paris, Beyrut uzak bana:)

Anıların, tatlı tatlı yazdığın 1985 yılı Seine Nehri üzerine inşa edilen yeni köprüyü nasıl beğendiğini anlattıktan sonra ülkeye geçmişsin, toz, duman! Ülkemiz ekseri yangın yeri, her sokakta gençlerimiz sallana sallana yürüyüp, parmak sallar olmuş kendi akrabasına, tanıdığına… çok acı! Çocuklarımız, onlar ülkemizin geleceği! Analarının babalarının tanımaz hale geldiği çocukların ceplerinde tomarla para, uyuşturucu, altında son model araba! Onlar tanımaz olmuşlar kendi halklarını, “büyük” adamların arkasında yürür olmuşlar. Tanıdığım, bildiğim sözde, sözde diyorum yıllar yılı görmediğim o canım mahalleler bozulup gitmiş, çocukların ellerinde “kelebek” savurup durur olmuşlar. 

Yüreğim yanıyor, benim olmayan, aynı kanı paylaşmadığım yoksul emekçi halkımızın çocuklarına! Geleceğimizi bozdurup bozdurup harcıyorlar. Okuyamayan, okuduğunda aç kalan, okumadığında başa bela olan, iş bulduğunda şükür edip, bulamadığında yankesici olan, horlanan, dünyalar güzeli çocuklarımız! Halkımın geleceği, elleri nasır bağlı anaların ciğerpareleri olmuş bozuk para, büyük adamlar harcıyor onları, ranzada bedenim sızlıyor onları düşündükçe… TV’de izleyip, çetelere yönelik haberleri okudukça kolları sıvamalıyız diyorum. Biran önce!

Sürece dair, kısacık yazıp otosansür uyguladığının altını çizmişsin. Valla Adil, bıraktım takip etmeyi! Burada internet yok, cep telefonu yok. Ama fısıltı gazetesi taş çıkartır hızda işliyor:) Burası Türkiye, hangi teknolojik gelişme söyle bana fısıltı gazetesini sollayabilir:) Benim bakışım şu; kapı açılırsa çıkarım, yok ben çıkmam mı diyeyim! Ayıp olur:) Aşırılara yok diyorlar yok şu, yok bu…

Ardından fotoserginize, planlarına geçmişsin! Şimdilerde hızla ilerlemişsinizdir, başlamıştır sergiler, festivaller… Adil, Sınırsız Kütüphane sergisinde kitaplarımın yer aldığını belirtmişsin!! Çok mutlu oldum! Keşke bir kare foto çekmiş olsaydın görebilseydim o anı… Ardından resimlerimi beğendiğini, Karşı Sanat Merkezi sergisinde bir resmimin yer alacağının notunu düşmüşsün. Hangisi? Nasıl sergilendi? Bir kare ile benimle de paylaşır mısın? [Sanırım yıkık virane bir kapı üstü başı yırtık pırtık bir çocuğun elinde elma var. O resmim değil mi?] Hangisi olduğunu çıkartamadım. 

Sonra, küçücük bir notla Şaban Akbaba’nın selamını iletmişsin. Bana yazdığını belirterek… Şaban hoca, canım hapishane öğretmenim! Oldukça samimi, eleştiride tavizsiz sımsıcak satırlarıyla beni inadına sahiplenen öğretmenimi sımsıkı kucaklıyorum! Mektubun gelmedi! Yazdın mı? Ve şeftali ağacıma iyi bak, meyve çok pahalı, bari çıktığımda bedava şeftali yiyebileyim:)

Sevgili Adil, kendine/nize çok iyi bak! Dostlara çook selam! Koğuş arkadaşlarım: Eylem, Fadime, Özlem, Meltem, Zilan sevgilerini yolluyor. 

Serkeftin.

Zeliha BULUT

Kadın kapalı cezaevi B-5   Gebze - Kocaeli

 

Zarfın içinde 4 sayfa mektup, 7 sayfa kitap tanıtımı, öykü tadında “Sessiz Hasta” var.