Yazar Bülent Parmaksız "Sürgün" hakkında yazdı

Bizim ‘gerekçeli karar’ açıklandı. Belki basından duymuşsundur. 32 bin sayfa. Yanlış duymadın; 32 bin sayfa. Türkiye tarihinde böyle bir şey var mı, bilmiyorum. Henüz karar bize tebliğ edilmedi. 

Bülent PARMAKSIZ 2 No’lu F Tipi Hapishane Sincan/ANKARA

 

14.07.2025, Sincan F

Sevgili Adil, 

              Postaya 2 Temmuz’da verdiğin “taahhütlü” mektubu aldım, 11 Temmuz’da. Zarfın içinden; ‘Sürgün: Araf ya da Öteki’, ‘İçeride Dışarıda Sürgün’ yazıları çıktı.  

              Paris’i de anlattığın sürgün yazısını okudum. Kısa ama özlü bir yazıydı. Yoğun, güçlü… Tabii bu da, yani yazının gücü esas olarak yazanın pratikten/gerçeklikten geliyor. Gerçeğin gücü çok büyük. Yaşanmışlıkların/yaşanmış hayatların gücü çok büyük. Hayata/gerçeğe değen her edebi metin çok kıymetli. Hele bir de bu gerçeklik edebi/estetik bir biçimde yansıtılmışsa…

              Sürgün zor… Yazamadım, ama bu konuda epeyce okudum. Sürgündeki arkadaşlarla çok konuştum. Doğduğun topraklara dönememek insanda büyük bir travma yaratıyor. 

              Sürgünün başlangıç döneminde insanda yarattığı tahribatı okudum/dinledim. Fakat sonraki yıllarda insanda yarattığı başkaca tahribatlar da var. Onu da yazmışsın deneme metninde. Toprağından koparılan bitkiler gibi cansızlaşıyor insanlar, aradan geçen yılların ardından. Köksüzlüğün ve yalnızlığın bir tahribatı bu. Tabii bir de uğruna sürgünlere gittiğin fikirler ve mücadeleler, o yaban ellerde kök bulamıyor veya çok az denilebilir. İnsanın içinden çıktığı kültürden/yaşam biçiminden kopartılması fikirlerini/ütopyalarını bile solduruyor. Bu durum bize bir kez daha bir başka gerçeği göstermiş oluyor. Hangi fikir veya hangi ütopya olursa olsun fark etmez, şayet o fikirler pratikleşemezse, hayat içinde sınanamazsa, halkın/emekçilerin içinde kök bulamazsa hem insan hem de insanın ütopyası solup gidiyor. İnsanının kuruması gibi değerlendirilebilir bu durum. Nasıl ki her bitki her toprakta yetişmiyor/hayat bulamıyorsa insan da öyle aslında; doğup büyüdüğü topraktan/kültürden kopartıldığı anda yalnızlaşıyor/köksüzleşiyor/solup gidiyor. Fikir ve ütopya yetmez. Bunu bir kez daha görmüş olduk, sürgün hayatlar üzerinden. Fikir ve ütopya pratikleşmek/sınanmak/halklaşmak/hayatın içinde kendini gerçekleştirmek zorunda. Tam da Marx’ın dediği gibi aslında: “Teori, teoriyle sınanmaz.”

              Edebiyat da kuşkusuz evrensel mesajlar içermeli. Birleştirici/kapsayıcı/evrensel olmalı. Ama yerelden beslenmeden olmuyor bu. Yerelden güç almalı; siyaset de, edebiyat da. Ama öte yandan yerele de sıkışıp kalmamalı tabii ki. Bu dengeyi tutturmak şart. Yerel ile evrensel arasındaki dengeyi. Bu konuda C. Aytmatov’u başarılı buluyorum. 

              Sürgün işte o yerel ayağı koparıyor (Bütünüyle değil tabi ki). 

              Aslında sürgünlerin en ciddi sorunlarından biri, sanırım, ‘dil’ sorunu (Tabii göç edilen ülkedeki önyargılar dışında). Gitmek/görmek/yaşamak istedikleri bir şehir. Ama demek ki ‘gönüllü’ değil de ‘zorunlu’ bir gidiş olunca orası bile insana iyi gelmiyor. Bülbül misali… Altın kafese konulunca ‘illa vatanım’ demiş, bülbül de. Demek ki insan da böyle. ‘Zorunluluk’, insanı yitirip bitiriyor. Gönüllü olmayan hiçbir şeyin albenisi yok. Paris bile olsa.  

              Bitiriyorum. Gönderdiğiniz kitap 13 Haziranda cezaevine geldi. Temmuz ayı sonunda alacağım. Kitaplar, 2 ayda bir veriliyor. 

              Bizim ‘gerekçeli karar’ açıklandı. Belki basından duymuşsundur. 32 bin sayfa. Yanlış duymadın; 32 bin sayfa. Türkiye tarihinde böyle bir şey var mı, bilmiyorum. Henüz karar bize tebliğ edilmedi. 

              Sanırım 7 Temmuz’da yazmıştım. Yeni bir kitap çalışmam yayınlanacak. Orada, ‘Yararlandığım Kaynaklar’ bölümünde ‘Filistin Günlüğü’ kitabı da var. Kaynakça kısmında…

              Tekrardan geçmiş olsun, diyorum. Tez şifalar. 

     sevgiyle kucaklıyorum. 

              Çalışmalarınızda başlarılar diliyorum. 

Not: Karalama yok. 

 

Bülent PARMAKSIZ

2 No’lu F Tipi Hapishane

Sincan/ANKARA