01.06.2026, Sincan F
Sevgili Adil,
Öncelikle seni sevgiyle kucaklıyor; sağlık, mutluluk, huzur ve güzellikler diliyorum.
Jes’le ilgili gönderdiğim yazıyı sen 1 sayfa haline getirmişsin, sergide kullanmak için.. Senin yaptığın kısaltma yazı sergide kullanılabilir.
Mektubunda bahsettiğin filmlere gelince… ‘Dünyanın Tüm Sabahları’ filmini izlemiştim. Film nefisti. Hâlâ unutmuş değilim. Müzikli filmleri çok seviyorum. Depardieu zaten müthiş. Filmin konusu da şahaneydi. Bugün yaptığımız kısmi tartışmalar 17. yy. da da varmış.
Ken Loach’un ‘Ben, Daniel Blake’ filmini de izledim. Loach’un 5-6 filmini izledim. Müthiş bir yönetmen. Çizgisine/emekçilere/üretenlere hep sadık. Ve estetik olarak da filmleri tabi ki etkileyici. ‘Bildiri’ metni olarak çekmemiş filmlerini. Sanat yapmış. Senin ‘Sanat Cesaret İster’ yazında belirttiğin gibi. Mesajı da güçlü, filmin sanatsal yönü de…
Yine mektubunda bahsettiğin ‘Adel’in Seçimi’ ve ‘Bir Düşüşün Anatomisi’ filmlerini ise izlemedim. Umarım dışarıda izleyebilirim.
Alan Badiou’yu tabi ki takip etmeye çalışıyorum. Aşk/Evlilik üzerine bir kitabını okumuştum en son. Bir ara Tv’de bir söyleşisine de denk geldim. Güzel şeyler söyledi.
(…)
‘Esmiyor Ekolojik İsyan’ sergi tanıtım afişi güzel olmuş. Sergi ithafı da çok iyiydi (hayatını kaybeden aktivistlere adamışsınız).
‘İçeride Dışarıda Göç ve Sürgün’ fotoğraflarından bir kolaj hazırlayıp göndermişsin. Kolaj için teşekkürler. Sergiyi görmüş gibi oldum. Çok emek vermişsiniz. Onca mektup… Hepsini düzenlemişsiniz, tasnif etmişsiniz. Emeği geçen herkesin eline sağlık.
Açtığınız veya açacağınız sergi temaları çok hoş. Anlamlı/öğretici/ilgi çekici. Özellikle COP 31 bu yıl sonunda Türkiye’de düzenleniyor. Tam da onun ön günlerinde açacağınız ‘Esmiyor’ sergisi çok anlamı olmuş. Karşı duruş… Egemenlerin göstermelik ‘çevre’ duyarlılığını teşhir eden bir sergi olacak. Kirletenler, şimdi de onun üzerinden yeni bir birikim imkanı yaratmaya çalışıyor. ‘Yeşil Dönüşüm’ diyerek.
‘COP 31 diye yazılır JOP 31 diye okuruz’ yazı başlığınız çok hoş ve çok yaratıcı. ‘Sarı çevreci STK’ kavramı da çok yaratıcıydı. Yazı içinde kullandığınız F. Başkaya alıntıları da çok iyi olmuş (Özcan Yaman ile birlikte yazdığınız yazı). Söylenmesi gereken her şeyi o kısacık yazıda söylemişsiniz. Sorunları kaynağı da, ki kapitalizm, ve bu sorunun köklü biçimde nasıl çözüleceğini de –kapitalizmi aşarak- gayet iyi ifade etmişsiniz.
Sanırım bu konuda sol literatürde kullanılan temel kavram, ‘Yaşam alanlarının savunulması’ diye ifade ediliyor. Güzel bir adlandırma/kavramlaştırma. Kendi adıma söyleyeyim, bu konudaki literatürü/sorunları/çözüm önerilerini/muhalif kesimlerin itirazlarını biraz gecikmeli öğrendim. Hâlâ işin başındayım diyebilirim. Sol siyaseti bilirsin; indirgeyerek söylersem ‘çevre’ meselesi hep tali bir sorun gibi algılandı yıllar boyunca. Fakat bu sorun, yaşam alanlarının tahrip edilmesi/küresel ısınma ve onun türevi iklim değişikliği hayatımıza girdi ve bunu görmezden gelip şikayet etmeleri doğru değil. Yüzyıllardan bu yana yapıp ettikleri talanlar o sonuçları doğurdu.
Göç yollarında kırılan insanların veballeri de o talancıların günahı. Üstelik bu talan politikası çok ince biçimlerde hâlâ sürüyor. Zenginliklerini talan ettikleri ülkelerde, her türden zorbalığı/gerici yönetimleri destekliyorlar. Onlarla işbirliği halinde o ülkeyi sömürüyorlar. Sömürü düzeninin sürmesi için otoriter/diktatör rejimleri destekliyorlar. Dolayısıyla talan edilen ülkelerde insanlar hem yoksullukla hem de baskıyla/şiddetle boğuşuyorlar. Bu zorluklarla baş edemeyince de göç yollarına düşüyorlar. Refaha doğru… Bütün bu olup bitenler hayatın olağan akışına uygun. Bu göçler haklı ve meşrudur.
‘Sanat Cesaret İster’ yazına dair de bazı şeyler söylemek istiyorum. ‘Cesaret’, her yerde lazım. Sanatta da… Katılıyorum. Sanatın şu anda, ülkemiz dahil bütün dünyada kendi mecrasında akmadığının da farkındayım. Ezici biçimde birçok yerde sanata/sanatçıya egemenler müdahale ediyor; sanatı manipüle ediyorlar kendi çıkarları doğrultusunda. Dolayısıyla bütün bu müdahalelere karşı direnmek insani/ahlaki/vicdani anlamda gerekli. Fakat çok zor olduğu da bir gerçek. Ve o anlamda, birçok yerde olduğu gibi, sanat cesaret istiyor!
Sinemayı ve yayıncılık faaliyetlerini düşün. Estetik/toplumsal kaygılarla içerikler-ürünler ürettiğini düşün. Fakat ürettiğini nasıl dağıtacaksın? Dağıtım ağları tekellerin elinde. Onların istedikleri içerikleri üretemediğin taktirde, üretilen dolaşıma giremiyor. Bu zor tabi ki sanata/sanatçıya/ürüne açık bir müdahale. ‘Benim istediğim içerikleri üreteceksin’ diyor tekeller.
Tabii sanat, Gramsci’nin dediği gibi bir ‘rıza’/onay aracı. O yüzden tekeller/yönetenler sanat üzerindeki kontrollerini hiç bırakmıyorlar. Çoğu zaman; toplumsal duyarlılığı yüksek sanatçılara ve ürünlerine, “bırak topluma bir mesaj vermeyi. Sen sadece kendin için/’saf sanat’ için/bireyin iç dünyası için üret” diye baskı yapıyorlar. Dolaylı veya dolaysız biçimlerde… Mesaj/umut vermeyi veya yansıtmayı, kabalık/ilkellik/slogancılık olarak yorumluyorlar. Kendileri bu tavrı sanata/sanatçıya dayatırken, olmasını istediği sanatsal ürünlerde kendi istedikleri mesajları vermekten ise asla geri durmuyorlar. Özellikle Trt’nin birçok yapımı kitlelere sürekli ‘mesaj’ veriyor. Verdikleri mesaj da onlara umut veya eleştirel bakış değil. Kadercilik/’rıza’/kabullenme/pasiflik… ‘Hiçbir şeye karışma/hiçbir konuda kafa yorma, sen kendi işine bak” mesajı. Tekellerin ürettiği sanat şu an kitleleri sürüleştirme üzerine.
Sanatın ürettiği ‘rızayı’ çok ciddiye alıyor tekeller. O yüzden büyük ‘yatırım’ yapıyorlar oraya (iktisadi anlamda ‘yatırım’ dedim. Çünkü orayı hem bir kâr alanı hem de ideolojik yönlendirme aracı olarak görüyorlar). İstanbul’daki en iyi müzeler hep büyük tekellere ait. Tabi ki bu tesadüf değil. İstanbul Modern (ve İKSV faaliyetleri) Eczacıbaşı’na; Boğaz’daki Atlı Köşk Sabancı’ya; Pera, Teknoloji Müzesi ve Dolapdere’de 3-5 yıl önce açılan büyük müze Koç’a ait. Yapı Kredi/Akbank/İş Bankası ve Garanti’nin müze/konser salonu/kitapevi/yayınevi var. Borusan Flarmoni, Limak Flarmoni orkestraları da yine büyük tekellere ait. Yayıncılık sektörünü Yapı Kredi, İşbankası ve Vakıfbank kontrol ediyor. Zorlu Holding’in devasa konser salonu ve bir sürü etkinliği var.
Şu an İstanbul’da devletin veya belediyenin yönettiği çok az salon/sanatsal etkinlik var. Devlet ve Şehir Tiyatroları. Özel tiyatroların hali çok fena. Çoğu ayakta duramıyor ve kapanıyor.
Velhasıl sanat/sanatçı/sanatsal ürünler üzerinde müthiş bir yönlendirme ve baskı var şu anda. Sanatı/sanatçıyı kendi iç dinamikleri doğrultusunda hareket etmeye izin vermiyor tekeller. Halbuki sanat/sanatçı esas olarak ve herkesten daha fazla özgürlük ister. Kendini rahatlıkla ifade edebileceği bir ortam ve ürünlerini, en geniş kitlelere ulaştırmasını sağlayacak bağımsız dolaşım ağı ister. Ekonomik/sosyal/güvenceler ister.
Sanat ve zanaatçı farkı, ki yüzlerce/binlerce yıldır bilinen bir ayrım noktasıdır, hiç unutulmamalı. Sanata/sanatçıya, özellikle tekeller müdahale etmemeli (bu bir hayal tabi ki). Ama öte yandan illa ki toplumcu mesajlar vereceksin şeklinde de müdahale olmamalı. Sanatçı son tahlilde içinden çıkıp geldiği toplumun ihtiyaçlarını bilir zaten. Toplum, doğa ve hayal dünyası sanatçının beslendiği ana kaynaklar. Bırakalım, sanatçı bu dinamiklerden beslenerek kendi ürünlerini versin. Kimse karışmasın. O kendi yolunu bulur zaten. Sanata güvenmek şart. Son tahlilde sanat insanı yüksekte tutan bir etkinliktir. İnsandan/doğadan/toplumdan beslenir. İnsanı/doğayı/yaşamı yücelteceğine inanıyorsak sanatın, o zaman sanata/sanatçıya karışmak doğru olmaz. Hangi nedenle olursa olsun zorlama/dışsal müdahale sanatı bozar. Özgürlüğün olmadığı yerde –derinlemesine-sanatsal etkinlik olmaz/güçlü ürünler çıkmaz dünyaya.
Sovyet düzeninde de sanata/sanatçıya çok müdahale oldu. Karşıtına benzemek dedikleri tam da budur. Sistem o yüzden çöktü zaten. Mutlak özgürlük esas olarak ve en çok da sanat ve sanatçı için gerekli.
Estetik olmayan, dolayımlı olmayan, derinlikli olmayan bir sanat olmaz. Tabi ki sanat, gerektiğinde eleştirel olmalı, tabi ki yapıtıyla insanı düşündürtmeli. Sanatsal ürün de birikmiş emektir. Emek vermeden tabi ki o ürün derinlikli bir yapıt da olmaz. Mutlak özgürlük şart, sanat ve sanatçı için. Ama sanatçı, ürünü için emek de vermeli. Emeksiz de sanat olmaz.
Sanatı/sanatçıyı her zaman ‘özel’ ve ‘ayrıksı olan’ olarak gördüm. ‘Sıradan olmayan’ olarak gördüm. Sıradan ve gündelik olan/estetik olmayan hiçbir şey beni heyecanlandırmıyor. İlla ki her yapıtta ‘toplumsal mesaj’ isteyen solcular da kitap veya bildiri okusun, diyorum. Bırakalım her yapıt kendini sanatın iç dinamikleriyle üretsin, sanatsal/estetik olsun, gündelik olandan farklı olsun. O zaten son tahlilde kendi yolunu bulur. Doğaya saygılı, insanı/emeği yüksekte tutan, derdi insan olan bir içeriğe kavuşur zaten.
Kadını ve sanatçısı özgür olmayan bir toplum/bir yönetim/bir devlet asla özgür değildir/özgürlükçü değildir.
Eşitlik ve adalet bize yetmez (yetmediğini 20. yüzyıl Sovyet sosyalizminde gördük). Bunlar kadar özgürlüğe ihtiyacımız var. Özgürlük yoksa, her gün en iyi şekilde karnın doysa ne olur ki… 21. yüzyılın en temel meselesi bence özgürlük meselesi olacak. Özgürlük de en çok sanat ve sanatçı için gerekli.
Gündelik dil ve sanat arasındaki farkı görmek için çok iyi bir örnek var elimizde. Büyük şairimiz. Nazım’ın ‘Saat 21-22’ şiirlerini hatırlarsın. Piraye’nin Nazım’a yazdığı mektupları, Nazım şiirleştirmiş. Hepsi de çok sade ama çok estetik dille yazılmış şiirler. Nazım ve Piraye arasındaki mektuplaşma kitabını da okumuşsundur. Mektuplar ve bahsettiğim şiirler; karşılaştırma için çok ideal.
Münevver’in kimi mektuplarını da şiirleştirmiş Nazım. Onlar da nefisti (tabii Münevver için daha az sayıda şiir yazmış Nazım)
Bitiriyorum. Son bir konu… Tülin hanımın karta basılmış bir fotoğrafını göndermişsin. Tülin hanımın heykelle uğraştığını biliyordum ama fotoğrafla ilgilendiğini bilmiyordum. Çok ilginç bir fotoğraf çekmiş. İç içe iki fotoğraf gibi. Gölgeler/yansımalar… İki görüntü var gibi. Hangisinin içeride hangisinin dışarıda olduğunu tam anlayamadım. Hangisi yansıma hangisi gerçek görüntü… Onu da tam anlayamadım. Zekice ve çok hoş bir fotoğraf. Tebrik ediyorum kendisini.
Tülin hanıma selam ve sevgiler.
Seni de kucaklayıp öpüyorum.
Not: -Karalama yok.
-Mektubumu ‘Taahhütlü’ olarak yolluyorum.
-Yazında Tahir Abacı’dan alıntı yapmışsın Abacı’yı ben de beğeniyorum. İyi bir eleştirmen.
Bülent PARMAKSIZ
2 No’lu F Tipi Hapishane
Sincan/ANKARA
*https://www.evrensel.net/yazi/99085/gundem-yogun-diye-doganin-cigligini…
Not: Bülent Parmaksız'ın sözünü ettiği Adil Okay'ın diğer yazılarını googol'dan bulabilirsiniz.