Fatima Aktaş yazdı: ÖLÜMLÜ AŞKIN ÖYKÜSÜ

ÖLÜMLÜ AŞKIN ÖYKÜSÜ (ROSÎDA AZAD)

              Gerçek yaşanmış bir öykü. 

              Geç kaldım ben onu dinlemeye. Çünkü kabullenemedim onun beni sevmesini. İdeolojiyi öğrenme okulu… Azad bir önceki sınıftaydı. Okulunun tamamlanmasına, mezuniyetlerine bir ay vardı. Biz ise yeni toplanmış, yeni açılacak okulun hazırlığını yapıyorduk. Kapanışı ve bölüm açılışını aynı güne aldılar. O güne özel kutlama çalışmaları başlatıldı. Çocukluğumdan beri şarkı söylemeyi, etrafımda döne döne dans etmeyi severdim. Bizim evde misafir odası hep dolu olurdu, dengbejlerin uzun hava türküleriyle büyüdüm, çok severdim. Ama folklor denemem ve merakım hiç yok, hiç de olmadı. Boy ve fiziki uyumlular gurubunda ben de vardım. Okul yönetiminin zoruyla o guruba ağlaya ağlaya katıldım. Evet, özgüvenli bir çocuktum ama dört yüz kişi karşısında folklor oynayıp şarkı söyleyecek kadar da heyecanımı ve utangaçlığımı aşmış değildim. Onca insanın içinde tanıdığım sadece birkaç arkadaşım vardı. Zamanla hemen herkesi tanıdım. Çoğundan yaşım küçük olduğundan çok seviliyor bazen de şımartılıyordum. Yaşım küçük olsa da baskın hareketlerimle birçoğuna da sözüm geçerdi. O ortama alışana kadar çok trajikomik anılarım oldu. Bu öyküde, başka hikayeler de var, ama ben sadece Azad’ın Rozerin’e olan karşılıksız aşkını anlatacağım. Başka zaman diğerlerini de anlatırım. 

Folklor çalışmalarımızdan Azad sorumluydu. Ona gıcık olmamın bir nedeni de listeye adımı Vazelen diye yazmıştı. Zaten adımı da söyleyemiyordu. Zozalin diyordu, herkes onunla dalga geçince adımla seslenmedi. Hep yoldaş, diye hitap ederdi. Geniz eti olduğundan, bana tam olarak yoldaş da diyemediğinden, siz tahmin edin, şu an yazarak o seslendirmeyi yapamıyorum. Çok iyi biriydi, mert, fedakar, eğlenceli ve neyi nerede konuşacağını da gayet iyi bilirdi. Azad Diyarbakır’lı, deli dolu, gözü pek, kuralları da tanımaz, ele avuca sığmayan, gözleri ela ve ışıl ışıl parlayan, boyu bir altmış, normal kiloda, kara, kaslı, esmer bir çocuktu. Madde bağımlısıydı, çok sigara içerdi. Orada madde yasaktı, birkaç defa kriz geçirdi. Diyarbakır’ın eski yörelerinden bir folklor oynardı, herkes hayran hayran izlemeye doyamazdı. Bir de sokak oyunu ‘avare’, ondan iyisini oynayıp, söz üretip söyleyeneni görmedim. Ortama göre, kişiye göre söz uydurup söylerdi. Çok zeki ve kıvrak zekalıydı. Fiziki olarak da çok esnekti. Çok sevilirdi, çok güzel şiirler yazar, günlük tutardı. 

Ortamda henüz yeniydim. Okulun içinde süslenmiş iki ayrı pano vardı: şiir ve resim panoları. Okul bomboştu. Ben tek başıma panoya bakıp yazıları okuyor, resimleri inceliyordum, o da gizlice beni izliyordu. Nereye gitsem sessizce beni takip edip hayran hayran izliyor. Ben panoyu incelerken yavaş yavaş yanıma sokuldu. Arkamı dönünce hemen arkamdaydı, çok korktum. Folklor çalışmalarımız tartışmalı, heyecanlı devam ediyor, ben her gün onu eleştiriyor, çok kaba olduğunu söylüyorum. Amed Çepikê oyununu oynarken elime çok sert vuruyor, elim acıyor, o da beni çok sıska, çıt kırıldım olmakla; nazik, kavga etmeyi bilmemekle suçluyor, birbirimizi acımasızca eleştiriyoruz. Ben her provada bir daha oyuna dahil olmak istemediğimi söylüyorum, küsüp ayrılıyorum, yine zorla beni oyuna alıyorlar. Ben öğrenmemekte inat ettikçe Azad da öğretmekte inat etmiş, ısrarcı. Diyarbakır çepikêsini öğretirken resmen sinir krizi geçirirdi, yeter artık, benimle kavga et diye, çıldırırdı. Kavgalarımız günlerce, haftalarca sürdü, ben onu görünce cinlerim tepeme çıkardı, hiç sevmezdim. Ama maalesef o grupların sorumlusuydu ve beni eğitmek onun göreviydi. O benim asiliğimden hoşlanıyor, ama kavga edememem, kibarlığım onu çıldırtıyordu. Ağız kavgam var. Nihayet onların kapanışları bizim de okul açılışımız olacaktı, zaman gelip çattı. 

Dört yüze yakın insan toplanmış, hatta daha fazla. Neyse sahneye çıktık, ben hayatımda ilk defa o kadar insan karşısına çıkıp halay çekeceğim, benim için devrim olacak. Ben yine mız mızlık ettim, çıkmamakta ısrar ettim. Renkli mendiller, başa ve bele bağlanan puşiler… Azad başı çekiyor, ben de onun elindeyim. Kurtuluş yok. Neyse sahneye müzik ve alkışlar eşliğinde çıktık, heyecandan adımlarım tavşan gibi, bir o yana bir bu yana sekiyorum. İkişer kişi öne çıkma oyunu geldi. Azad başı çekiyor, ilk benim ve onun çıkmamız gerek. ‘Hopa’ deyip adam öne çıktı, ben geride yerimde habire sekiyorum. Tekrar ‘hopa’ dedi, elini uzattı, ben yokum. Birden değişik figürler katarak gelip elimden tutup beni öne aldı, herkes bilinçli figür yaptığımızı sandı, çok beğenildi. Neyse ter döke döke oyunu tamamladık. Ve nihayet ben Azad belasından kurtuldum. Of, insanın burun direğini sızlatan sigara kokusu, midemi alt üst ediyordu. Alkış, ıslık, zılgıtlarla oyun tamamlandı, sahneden ayrıldık. Koro solo derken sıra ‘avare’ oyununa geldi. Azad yine yaptı yapacağını… Kendine has oyun tarzıyla herkesi kendisine hayran bıraktıran duruşuyla ortama göre, kişiye göre hemen mani uydurur, ‘keko’ üslubu ile tüm bakışları üstüne çeker, herkes hayran hayran dinler, dinlemekten ve izlemekten keyif alırdı. Oynadığı tüm oyunlarda çok iyiydi. Onca insanın içinde gelip bıçağı ayağımın dibine vurup çizdi. Korkudan öldüm, bıçağı kimin önüne atar çizerse, sözü de onaydı. Anlattı usta oyuncu, seke seke bir omuzunda ceket, diğer elinde bıçak. Avare avare avare çocuğu, boynunda boncuğu elinde bıçağı der, darbukacıya bıçağı çeker, eheyt var mı bana yan bakan dercesine müziği keser. Sesiyle başlar mani okumaya. O bana imalı maniler söylerken büyük keyifle seke seke gider, ‘keko’ gözleri ışık ışıl parlar, ben ise sinir küpüne dönmüşüm, tepkiyle karşılıyorum. Sözlerini kasıtlı anlıyorum. Çocuk ilgisini imalı imalı ilan etti, ama ben çocukça tepkiler veriyorum. Aşk benim neyime, aklımın ucundan bile geçmedi. O dönemlerde aşırı kaba retçiydim.  Birileri bana “seni seviyorum” dese, çocukça, arkadaşlık sevgisi sanırdım. Farklı ima ve davranışta bulununca ve açık söylediğinde aşırı kızar, tepki verirdim, aslında inanmazdım. İnsanları çok severdim, ama kimseye karşı ilgim yoktu, gelişmiyordu. Ergenin aşkı kaç gün sürer ki, ben hemen soğuyup buzdolabı gibi olurdum. Gerçek anlamda kimseye ilgim olmadı, gelişmiyordu. Sadece dost, arkadaş, o kadar. Yaşıma göre çok daha olgundum ve arayışlar içerisindeydim. Arayışlarım daha erken olgunlaşmamı sağladı. Kendimi arıyordum. Kendini arayan adam gibi ilk okuduğum kitaptan çok etkilenmiştim. Neyse derin mesele. Arkadaşlık, dostluk, samimiyet, dürüstlük benim için çok kutsaldı. Mezuniyetten hemen sonra Azad gittiği görev yerinden bana mektup yazmış. Etkilenmemem için bana sadece kartpostalı verdiler. Üç ay sonra biz de mezun olduk. Tesadüf aynı yere düştük. 

Kamp yeri çok geniş ve kalabalık. Kamp hazırlığı bitti, sonbaharda turşu ve reçel yapmak için görevlendirildim. Her gün Azad eğitimden firar ediyor, okul sıralarının en arkasında oturur; eğitim başlar başlamaz Azad pencereden atlar, çalıştığım yere gelir, benimle konuşmaya çalışırdı. Her gün Azad eleştirilir, cezalandırılır, ama beni görmeden edemezdi. Ben de onu şikayet edince, bu kez de ağaca çıkar, yaprakların arasına gizlenirdi. Bir gün ben fırından ekmek almaya gittim, pencereden bana seslenerek “yoldaş” dedi. Ben döner dönmez fotoğrafımı çekti. Arayış, olgunluk bir yana, çocukluk duyguları ağır basarak takıldım peşine, onu yakalamaya çalışıyorum. “Sen beni gizli gizli takip ediyor, fotoğraflarımı çekiyorsun, elime geçirirsem parçalarım” diye diye kampı altını üstüne getirip onu kovalıyorum. Herkes bize gülüyor. Beni zorla sakinleştirdiler. Azad da durmuş “ne kadar güzelsin bir bilsen” diyor. Benim asiliğimi seviyor, “sen böyle oldukça ben daha çok seviyorum seni” diyor, ben çıldırıyorum. “İşte sen busun, kimseye benzemiyorsun, sen farklısın” diyor. Ben hamle üstüne hamle yapıyorum. Çıldırıyorum. En son durdu, “sen üzülme, söz bu fotoğrafları yok edeceğim” dedi. O zamanlar makinalar filmliydi, aldı filmi ateşe attı. Meğerse yanında boş olanı varmış, onu atmış. Tabii ben de saf saf inandım. 

Kampta 70 kişiydik. Yetmiş kişiden sadece biriyle anlaşamadım, onun dışında herkesle çok iyi anlaşıyor, çok da seviliyordum. O kişi de oranın otoritesiydi, onun kıskançlığı, kötü imaları beni çıldırtıyordu. Bense takmıyor, “asla yöneticim olarak kabul etmiyorum ve ben burada kalmak istemiyorum” diye tavrımı koydum. Onun üst yönetimi geldi, toplantıda da aynı tavrı sergileyince, üst yönetim beni yakın güvenlik olarak alıp karargahlarına götürdü. Orada da güvenlik ve yoğunlaşma takımları vardı. Ben çantamı aldığım gibi yoğunlaşma takımına gittim. Tüm bunları duyan Azad, örgütleme yaparak arkadaşlarıyla, bana sataşan o şahsı görevden düşürene kadar gündemleştirdiler ve toplantıda benim tekrar oraya, kampa dönmem için öneride bulunup karargaha aktardılar. Tekrar oraya dönmek isteyip istemediğimi sordular. Yok, ben bir kere oradan çıktım, başka alanları tanımak isterim, dedim. Ben kamptan ayrıldığım gün Azad ile karşılaştık, vedalaşmadım. Ona tavırlıydım. İki şarjör boşalttı arkamdan, havaya sıkarak çığlıklar attığını duyuyorum, ama arkamı dönmeden gittim. İki ay sonra baktım Azad gelmiş. Eşya aldığımız yerle lojistik terzihane aynı yerdeydi. Ben kıyafet diktirmeye gittiğimde, baktım Azad çantası sırtında, gülerek bana doğru geliyor. Yanında bir üst yönetim. Yönetici beni kenara çekerek konuştu. “Senlik bir durum yok, ama Azad seni sevdiğini toplantıda ilan ederek onun olmadığı yerde durmam demiş. Biz de onun durumunu konuşmak için ve sakinleştirmek için buraya getirdik. Lütfen sorun çıkarma idare et”. Yine peşimde, nereye gitsem deli divane hayranım beni takip ediyor. Karargahta bir sabah ateş yakmaya çalışıyorum, baktım mutfak duvarının kenarından kafasını uzatıp “Günaydın seninle sadece iki dakika konuşmak istiyorum. Söz bir daha seni rahatsız etmem, sadece beni dinle, sadece ama sadece iki dakika”. Ben ise çok hırçın ve saldırgan tavırla “Git, seni dinlemek istemiyorum”. “Tamam, beni dinleme ama müsaaden varsa sana iki defter doldurdum, bunları alır mısın?” “Yok alamam ya da ver onunla ateş yakayım.” “Biri şiir diğeri sana dair duygularım” dedi ve ben yerimden fırlayıp bıçağı kaptığım gibi onu kovaladım. O gün onu başka yere sürgün ettiler. Bir ay sonra yanında durduğum yönetimin toplantısı var. Beraber gittik. Azad’ın olduğu yerde gece olunca iki gurup oluşturdular. Biri kadın, diğeri erkek; atışmalı şarkılar, sözlerle başladık. Azad orada sırf beni dinlemek için gizleniyor. Görev dönüşü ben başka alana gönderildim. Azad, fotoğrafımı bir arkadaşımda görüyor, benim onunla ilişkim olduğunu sanmış, benimle konuşabilmek için, sırf ağzımdan duyabilmek ve son kez beni görebilmek için çok uğraşıyor, izin vermiyorlar. Açlık grevine girip saç sakal bırakıp ölümü beklemiş. “Sadece bir kez olsun bana bakıp gülsün, gülüşündeki beni öpeyim yeter” demiş, deli divane haftalarca aç kalmış. 

En son onu toparlamak için benim olduğum alana göndermeye söz veriyorlar. Ancak o şekilde toparlandıktan sonra, benim olduğum alana, ama o alanın en zor yerine gönderirler. Her görevde belki beni görür umuduyla kendini öne atar, ama bir kez olsun beni görmeden, en son yine beni görme umuduyla göreve giderken yolda çığın altında kalıp, donarak can verir. Bana defterler dolusu şiirler yazmış, ama onun sakladığı yeri başka da kimse bilmiyormuş. Sırf defterlerine zarar vermesinler, bana yazdıklarını ilk ben okuyabileyim diye saklamış. 2007 yılında vefat etti. 2005 yılında tanıştık. Çok ayrıntı var, ama veremiyorum. Belki bir gün size anlatırım. Özür diliyorum Azad, çok üzgünüm, keşke dinleseydim. O kadar retçi olmasaydım. Keşkeler yıllardır yakamı bırakmadı. Ben sigarayı sevmiyorum diye, madde bağımlısı o çocuk sırf hatırım için sigarayı da 2006’da bırakmış. 

Çok cesur ve duygu doluydu. Karşılık vermeden dinleseydim. Mekanı cennet olsun…

Fatima AKTAŞ

Kadın Kapalı Hapishanesi J-4

Sincan/ANKARA