Fadime Özkan yazdı: "Mektup Okuma Komisyonu keyfi bir biçimde adımıza gelen yazı, öykü, makale vb. şeyleri vermiyor. "

Merhaba Sevgili Hocam,

              Öncelikle kucak dolusu sevgi ve selamlarımızı ileterek başlayayım. Umuyorum iyisinizdir. Bizler de iyiyiz. Rutin sorunların dışında özel bir sorun, sıkıntımız yok. Yazla birlikte sanırım yine sıcakla bir sınav daha vereceğiz gibi gözüküyor, sorun olarak sayarsak sıcakları:(

             (...)  Ezilen, sömürülen, inkar ve imhaya maruz kalan bütün halklar direngendir kuşkusuz. Ama Filistin halkının bu noktadaki tarih bilinci, ulus kimliği, ülkesi, toprağı için direnişi, onlara olan bağlılığı çok daha başka ve gerçekten de halkların yüreğinde de dinmeyen bir sızı, kanayan bir yara. Yerle bir olmuşken dahi o halk beton yığınlarının altında toprağını, ülkesini, vatanını terk etmedi, etmiyor. 

              Sevgili Adil Hocam, gönderdiğiniz mektubu ve ekindeki kart ve kampanya davetiyelerini aldık. Sadece gönderdiğin bir öyküyü alamadık. Aslında sadece senin gönderdiğin öykü de değil, son bir-iki yıldır, buranın Mektup Okuma Komisyonu keyfi bir biçimde adımıza gelen yazı, öykü, makale vb. şeyleri vermiyor. Somut, elle tutulur bir gerekçeleri de yok. Tamamen keyfiyetten kaynaklanıyor. Adımıza gelen yazı vb.ni incelemeyi iş yükü olarak görüyorlar. Gelen yazının içeriğinin sakıncalı vb. olduğu için değil, iş yükü olarak gördükleri için incelemiyorlar bile. Her mektuba standart kalıp, “kopyala-yapıştır” “fotokopi ve doküman” diye karar çıkarıp engelliyorlar. Sadece sizin öykü değil, hapishanelerden gelen, yoldaşların yaptığı yazı çalışmalarını da (ister öykü vb edebi olsun, isterse de felsefi, ekonomik, politik bir değerlendirme analiz vb. olsun) engelliyorlar. Üstelik de karşı taraftan, diğer hapishanelerin ilgili komisyonunun denetiminden geçmiş yazıları, el yazılarını, “fotokopi doküman” diyerek engelliyorlar. Bu çerçevede birkaç mektup kararını AYM’ye taşıdık, ama ne çıkacak ve kaç yılda karar çıkacak bekleyip göreceğiz. Gerçi bu gidişle bizde ipler AYM kararından önce kopacak gibi gözüküyor ama…

              Mektubuna hemen dönüş yapamadık. Aslında elimizde bir yazı çalışmamız vardı. Biraz koşullar ve kimi dış etkenlerin de etkisiyle çalışmayı planladığımız zamanda bitiremedik. Çalışma sarkınca bizim mektup yazma işleri de aksadı, sarktı. Gecikmeden dolayı kusura bakmayın. Üstelik istediğiniz konuları da yazmaya zaman ayıramadım. Ancak yine de, kısa da olsa birkaç satır yazmaya çalışacağım.

              Mektubunuz geldikten sonra “hayalim ne” diye düşündüm. Ama tam da karar verebildiğim söylenemez. Sonuçta anılar, özlemler, istekler iç içe geçmiş durumda. 

              Ben 2004’ün son haftası tutuklanıp hapishaneye konuldum (bu benim ikinci tutsaklığım, 1997-2000 arasında da üç yıl kalmıştım. Ulucanlar sürecinde de –katliamda oradaydım-) Tutuklandığımın ilk zamanları garip bir duyguya kapılmıştım. Sıcak bir sürecin içinden gelmiştim. Ülkedeki hareketlilik, kolektifimizdeki gelişmeler vs… sanki ben her şeyi, tüm gelişmeleri, bir devrim sürecini kaçıracakmışım gibi bir duyguya kapılmıştım. Ama öyle olmadığını, içerinin dışarıdan bağımsız olmadığını, hatta içerinin dışarının bir aynası olduğunu kısa sürede anladım. Duygular da zamanla yerli yerine oturdu, dinginleşti. Bilincin rehberliğinde yol almasını öğrendim. 

              Gerçi devrim sürecini kaçırmadık ama “keşke bu süreçte dışarıda olsaydık” dediğimiz, Gezi gibi kimi önemli süreçleri de içeride karşıladık. Ancak hiçbir zaman böylesi süreçlerin uzağında kalmadık. Halkımızın acısında ağladık, sevincinde coştuk onlarla birlikte. Toplumsal mücadelenin yükseldiği dönemlerde, içeride de direnişin, mücadelenin yükseldiğine tanıklık yaptık, parçası olduk. Dışarıda mücadelenin ve toplumsal muhalefetin sindirilip, bastırıldığı, baskı ve zulmün arttığı her dönemde ise içeride de baskıların, saldırıların arttığına, kazanılmış haklarımızın gaspına yönelindiğine tanık olduk. Kuşkusuz yine direndik, ama bu dönemlerde ödediğimiz bedeller de arttı. Ancak yine de tıpkı dışarıdaki gibi bu mekanlarda üretmekten, yaşamı ilmek ilmek örmekten ve dışarısıyla bütünleşme çabamızdan hiç vazgeçmedik. Bazen adımlarımızı büyüttük, bazen de iğneyle kuyu kazar gibi yürüdük. Ama safımız hep netti. Bu dönemin popüler söylemi ile ifade edecek olursak: tarihin hep doğru tarafındaydık. Biliyorsunuz “tarihin doğru tarafı” söylemi de söyleyene göre değişiyor, bir görecelilik barındırıyor. Bizim için “tarihin doğru tarafı” ait olduğumuz sınıfın, işçi sınıfı ve emekçi halkın, ezilen, sömürülenlerin yanı, tarafıdır. 

              Bizler de içeride de olsak, aslında dışarıdan, halktan kopuk değiliz. Hayallerimiz, isteklerimiz, geleceğe dair umut ve beklentilerimiz halkın isteklerinden, kavganın seyrinden kopuk değil diyebilirim. Kuşkusuz kavgada tek düze ilerlemiyor. Yükseliyor, alçalıyor, kitlelerle buluştuğu ya da buluşamadığı zamanlar da oluyor. Yükselen faşizmle birlikte umut ve direniş bir tarafta yükselirken; umutsuzluk ve yılgınlık da bir yerlerde boy verebiliyor. İşte böylesi süreçlerde hayallerimize de, gelecek düşümüze de umutsuzluğu ve karamsarlığı yaklaştırmıyoruz. Lenin “Umutsuzluk ve karamsarlık, yıkımın nedenlerini kavramayan, çıkış yolunu göremeyen, mücadele yeteneğini kaybetmiş olanlara ait bir sorundur” diyor. Biz yıkımın nedenlerini görüyor, çıkış yolunu biliyor, bu yolda bize gerekli olan nefesi ciğerlerimize doldurarak yola düşüyoruz. Hayallerimiz/hayalim de bu büyük tablonun bir parçası olmaktan başka bir şey değil. 

              Bu büyük tablonun, hayalin parçası olarak günlük yaşamın küçük parçaları yok mu? Kuşkusuz var. Bizim özlemini duyduklarımız ise genel olarak içinden geldiğimiz yaşam, sevdiklerimiz, ortak paylaştığımız değerler, güzelliklerimiz oluyor. Hayallerimize yön veren de sanıyorum çocukluk anılarımız, içinden geldiğimiz yaşam koşulları ve mücadele alanlarımızın yansıması olan mekanlar oluyor. Buna paralel olarak hayallerimiz de hep dağlar, taşlar, ağaçlar, köyler var. Yeme-içme hayalimiz de bile fakirliğimizi aşamıyoruz. Yani ekmek ve bilumum ekmek çeşitlerinin ilerisine geçemiyoruz:) Misal gözleme yapmayı, bizim köylerde bulunan taş fırınlarda ekmek (somun) ve pide çeşitlerini yapmayı planlıyoruz. Ekmeğin yanında fırına tepsiyle sürmeyi planladığımız yemekler de oluyor. Benim yemek listemde mısır ve mısır unuyla yapılan yemekler de tabii ki. Hatta Eylem’in annesine daha şimdiden, biz çıkmadan önce bir çuval mısır unu alıp kenara koyması siparişi bile verdik:) Yemek listemizde ağacından topladığımız çeşitli meyveler de var. 

              Son olarak çıkınca Eylem’le birlikte yapmak istediğimiz iki hayalimizi daha paylaşarak bu konuyu bitireyim. 

              Birinci hayalimiz: Hapishanelerdeki tüm yoldaşlarla birlikte çıkmak. Ve geçmişten tanıdığımız, bugünlere uzanan tüm yoldaşlarla, dostlarla, sevdiklerimizde bir araya gelmek (örneğin piknik gibi) ve özlem gidermek, dünü-bugünü paylaşmak. 

              İkinci hayalimiz ise: İçerisinde kendi ailelerimizin de olduğu, yaşlı, şehit ve tutsak ailelerini toplayıp bir gezi turu düzenlemek. Karadeniz’e, bizim oralara, köylere ve yaylalara gidip konaklamak gibi…

              Sevgili Hocam, benden bu defalık bu kadar olsun. Kendinize iyi bakın. Sağlığınıza dikkat edin. Tülin ve Öykü’ye de selamlar. 

              Umut ve dirençle kalın. 

Not: Kendimle ilgili ifade edebileceğim çok bilgi yok. 2004’ün sonunda tutuklandım. Müebbet hükümlüsüyüm. Normal koşullarda 2034’te çıkmam gerekiyor, ama ek cezalarla infazı yaktılar. İtiraz süreçlerimiz devam ediyor, nasıl sonuçlanır henüz bilmiyorum. 

Zarfın İçinde: 

16 sayfa “Yapmur’un Sevinci” (Eylem’in)

Katlanmış bir yaprak mektup Eylemden

Katlanmış 2 dosya kağıdı benden mektup

1 dosya kağıdı (2 sayfa) mektup-Hayal’de Zeliha’dan var. 

30.06.2026

Fadime ÖZKAN
Kadın Kapalı Hapishanesi B-5 Gebze/KOCAELİ

Görülmüştür notu: Görseller Fadime Özkan'ın betimlemelerinden yola çıkılarak yapay zeka tarafından yapılmıştır.