Kolektifimizden yazar Adil Okay'ın tutsaklara yolladığı açık mektubunu paylaşıyoruz:
Sevgili dostum,
Mektubunu almak beni çok sevindirdi. Ben de Paris'ten yeni döndüm. Orada sizlerin eserlerinizle bir sergi açtık. "Bizimkiler" yanı sıra Fransızlar'ın da ilgisi yoğundu. sana sizlere çok selam var. Sahi "Paris Bir Şenliktir," Ernest Hemingway’in bir romanı biliyorsundur. Ama Paris sahiden de bir şenlik. Çok yüzlü bir kent. Ve o çok yüzlü Paris, köprü altı ve köprü üstü çocuklarıyla, neşe ve hüznün, mutluluk ve mutsuzluğun harmanlandığı eşsiz bir mozaik. Dile kolay, yirmi yıl yaşadım orada; o şehrin neredeyse her sokağında bir anım var. Antakya ve Beyrut'tan sonra üçüncü kadim kentim saydığım, sürgün yıllarımı geçirdiğim Paris, şiirlerimde ve öykülerimde kimi zaman bir dekor, kimi zaman bir detay, kimi zaman da başrol olarak sıkça yer alır.
Bahsettiğin Fransız aktrislerine / aktörlerine ben de hayranlık duyuyorum. Örneğin Juliette Binoche’dan söz etmişsin. Vallahi ben de hayranım kadına. Jean-Paul Belmondo'nun ise tiyatro geçmişinden gelen, sahne tozunu yutmuş olmanın verdiği ayrı bir karizması vardı. Gérard Depardieu ise sinemada gerçek bir devdi. Her role başarıyla bürünebilen, Fransız sinemasının en ikonik ve üretken aktörlerinden biriydi. Ancak Depardieu'nun adı cinsel taciz ve saldırı iddialarıyla anıldı, bu durum adını lekeledi ve gözümüzden düşmesine neden oldu. Hatta hakkında açılan davalar Fransa'da ve dünya genelinde önemli tartışmalara yol açtı; MeToo Hareketi’nin takip ettiği davalardan biri haline geldi.
Şarkıcı ve oyuncu İngiliz asıllı Fransız Jane birkin’i de yeni kaybettik. Duymuşsundur. Oyuncu ve yönetmen Sophie Morceau’yu sormuşsun. Ondan uzun zamandır haber almadım. Anna Karenina’daki performansını unutamıyorum. Sezar Ödüllü olan bu kadın neden devlet nişanını reddetmişti şimdi anımsamıyorum ama araştıracağım.
Yeni Dalga sinemasını anmışsın mektubunda, bu akımın öncülerinden Jean-Luc Godard'ın "Müziğimiz" filmini izlemediysen, hapisten çıktığında mutlaka görmelisin. Şiir, müzik ve sinemanın eşsiz birleşimiyle, tam da senin ruhuna hitap edecek, belgesel, kurmaca, deneme arası bir eser. Godard, "Müziğimiz"de adeta bir kolaj gibi farklı türleri bir araya getirmiş; kendini, dünyayı ve burjuva ahlakını sorgulamış.
Bir de filmden söz etmişsin: "Köprü Üstü Âşıkları." O filmin orijinal adı "Yeni Köprü Âşıkları" (Les Amants du Pont Neuf). Leos Carax’nın yönetmenliğini yaptığı filmde başrolde olan —ikimizin de hayran olduğu— Juliette Binoche, Yeni Köprü kadar güzeldi. Ben de izlemiştim ve gerçekten görsel bir şölendi. 16. yüzyılda yapılmış bu köprünün hem üstünde hem de altında çok zaman geçirmiştim. Şahsen ben olsam, filmin adını "Köprü Altı Âşıkları" koymayı tercih ederdim. Zira filmin kahramanları sokakta yaşayan insanlar; onlar da genellikle köprü altlarında, metrolarda yaşarlar. Bak şimdi sana yazarken aklıma geldi: 1985 yılında, kamusal alanlarda uygulanan projeleriyle tanınan iki sanatçının, Christo (Christo Vladimirov Javacheff) ve eşi Jeanne-Claude’un (Jeanne-Claude Denat de Guillebon) birlikte Yeni Köprü'ye elbise giydirdiğini hatırlıyorum. Buna da sanatta enstalasyon diyorlar ya. Eserlerine “The Pont Neuf Wrapped, Paris yani Sarılan Pont Neuf, Paris” adını vermişlerdi.
Hatırlıyorum Noel zamanıydı, kar yağıyordu. Araç trafiğine kapanmış Yeni Köprü’nün giydiği elbise Seine’in sularına dokunuyordu. Önce yeni giysisiyle beni çağıran Yeni Köprü’yü uzaktan seyretmiştim. Sonra üzerinden ağır ağır yürüyerek, karlar altında geçmiş ve bu çalışmaya hayran kalmıştım. Sanki yağan kar da bu “gösterinin – enstalasyonun” bir parçasıydı. Enstalasyon, Yeni Köprü'nün altından geçen yük ve yolcu gemileriyle, yağan karla ve benimle birlikte “canlı performansa” dönüşmüştü. Köprünün üzerinde taştan yapılmış “balkon” denilen seki gibi oturma alanları var. Soğuk demeden bir süre köprünün balkonundan Seine Nehri’ni, karlar arasında süzülen gemileri seyretmiştim.
Bir not düşeyim: Pont Neuf’e “elbise giydiren” iki sanatçı projelerini hiçbir sponsorluk veya devlet desteği almadan, tamamen kendi finansmanlarıyla (genellikle Christo'nun yaptığı eskiz ve kolajları satarak) finanse ederlerdi. Bu, sanatlarının ticari kaygılardan bağımsız ve tamamen sanatsal bir ifade ve eylem olduğunu vurgulamalarının bir yoluydu. Enstalasyonlarda geri dönüşüme uygun malzemeler kullanırlardı.
İzlenimcileri sevdiğini söylemişsin. Empresyonistleri yani. Ben de öyle. Empresyonist reprodüksiyonlardan bazıları hâlâ evimin duvarlarını süslüyor. Paris'teki Orsay Müzesi'ndeki empresyonistlerin başyapıtlarını defalarca ziyaret ettim. Neden defalarca diye soracaksın: Başka ülkelerden gelen konukları Louvre yerine Orsay Müzesi'ne götürürdüm de ondan. Zira Louvre’u öyle bir günde gezmek zor. İlla da görmek istiyorum diyen arkadaşları da Louvre’un kapısına kadar götürür “başınızın çaresine bakın, ben çok gezdim size iyi seyirler” derdim. Yeri gelmişken söyleyeyim, Fransız Devrimi sarayları halka açmakla ne iyi yapmış değil mi? Louvre saray iken, 1789 Devrimi'nden sonra kamuya açılmış, müze yapılmış. Giriş ücreti de İstanbul’da Topkapı Sarayı'na veya Yerebatan Sarnıcı’na girişten daha ucuz. Ayrıca Paris’te müzeler ayda bir gün kapılarını halka ücretsiz açar. Bunlar da kapitalist devletin bahşettiği haklar değil, halkın mücadele sonucu elde ettiği kazanımlar.
Paris’te yaşayan ve Paris’te hayatını kaybeden değerlerimiz çok. Sen de söz etmişsin mektubunda. Abidin Dino’yu anmışsın, Yılmaz Güney’i. Abidin Dino ile tanışamadım. Ama Yılmaz Güney ve Ahmet Kaya ile tanışma ve sohbet etme fırsatı bulmuş, hatta cenaze törenlerine katılmıştım.
Filistin… Ah Filistin. İkinci vatanım. Soykırım devam ediyor. İsrailli askerler zevk için çocuk öldürüyor. Yerleşimci denilen İsrailli “siviller” Filistinlileri katlederek evlerini işgal ediyor. Şimdi de açlıktan ölümler başladı. Açlıktan hastalanan, zayıflayan, ölen çocuk görüntüleri “burjuva hümanistleri”ni de harekete geçirdi. İsrail’e karşı susan, (birkaç istisna dışında) suç ortağı olan Batı devletleri de —çoğalan ve artan protesto gösterilerinin de etkisiyle— mecburen İsrail’i “kınamaya” başladılar. Üzücü olan, 1948’den beri bazen artarak bazen azalarak ama hiç durmayan bu işgal ve katliamların yeni başlamış gibi haberler yapılması. Filistinlilerin 1948’den beri katledildiğini, topraklarının işgal edildiğini yeni duyanlar var. Oysa hem ben hem de binlerce insan bu konuda gerçekleri yazdı, yazıyor. Velhasıl Filistin haberleri yüreğimi yakıyor, uykularım kaçıyor.
***
Dağınık yazıyorum kusura bakma. Hem sen beni her halükârda anlarsın. Malum sansür, oto-sansür sorunlarından içeride yeni bir dil yaratıyorsunuz. Biz de sizden öğreniyoruz.
Edebiyat cephesinde neler oluyor? Bir de buna değineyim diyorum.
İyi eserler yayınlanıyor. Hepsini okumak zor tabi. Ayrıca iyi de edebiyat dergileri var. Estetiği de ihmal etmeden suya sabuna dokunan dergiler. Eskiden aldığım edindiğim tüm dergileri size, hapishanelere yollardım. Sonra malum yeni bir genelge ile dışarıdan dergi alımı yasaklandı. Size abone zorunluluğu getirildi.
Mektubunda değindiğin yazarlardan İlya Ehrenburg'un tüm romanlarını okudum. Ancak "Paris Düşerken" benim için ayrı bir yere sahipti. Paris Düşerken’de Ehrenburg, propanda kaygısıyla didaktik ifadelerle romanı zayıflatmamış. İkinci Dünya Savaşı öncesi Paris'in çalkantılı atmosferini, farklı sosyal sınıflardan ve siyasi kamplardan gelen karakterlerin gözünden çok yönlü bir şekilde aktarmış. Bu, esere daha derinlikli ve gerçekçi bir boyut kazandırmış. Bu roman Sosyalist Gerçekçi eserlerin didaktik ve tek boyutlu karakterler sunduğu haksız eleştirilerine bir yanıt sayılır. Her akımın iyi örneği olduğu gibi kötü örnekleri de vardır diyebiliriz değil mi?
Ehrenburg romanlarıyla hem Uluslararası Lenin Barış Ödülü’nü hem de Fransız Legion d'Honneur’ü, (Fransa Şeref madalyası) boşuna almamış. Tabi bu ödüller, bugünlerde çok eleştirilen “ödül enflasyonu” yokken verilmiş.
Bu arada okumuşsundur, Pınar Kür hayatını kaybetti. Yakınlarına başsağlığı diliyorum. Pınar Kür hayatta iken onu şu açıklaması nedeniyle eleştirmiştim: "Yarın Yarın'dan Küçük Oyuncu'ya birçok kitabımda 12 Mart vardır, 12 Eylül yoktur. 12 Eylül bana hiçbir zaman ilham vermedi. Sinan, Deniz, Hüseyin, Yusuf, Mahir... Bunlar benim içimi yakan olaylardır. (...) 12 Eylül'de kimse benim içimi yakmadı. Orada da gençler öldü ama onlar biraz yırtıcı geldi bana. 12 Mart'ta olan o masumiyet yoktu onlarda." (Pınar Kür, Radikal Kitap Eki, 3 Nisan 2004, sayı 163)
Yani Pınar Kür’e göre 12 Mart’ta hayatlarını kaybedenler masumdu, 12 Eylül’de ise —örneğin Erdal Eren (...) ve diğerleri— masum değildi. Sonraki yıllarda özeleştiri verdi mi duymadım.
12 Mart döneminin önemli yazarlarından Füruzan da bu konuda —Pınar Kür’e yanıt sayılabilir— şunları söylemişti: “12 Eylül romanlarının kiminde, yazarı dönemi işlerken eleştirel bir bakışla yaklaştığını görür gibiyiz. Bu yarı gölgeli yarı şaşırtmacalı anlatımlardan amaçlanan eleştiri ne yazık ki yerini bulamıyor. Sanki yazara soru yöneltildiğinde ‘ben öyle demek istememiştim’li bir yanıt kolaylığı bırakıyor.”
Fethi Naci de 12 Mart ve 12 Eylül sonrasını kıyasladığı bir yazısında, iki dönem romanlarının hapislere düşen, öldürülen devrimci gençlere bakışla ayrıldığını saptamıştı. Naci’ye göre: “12 Mart romanlarında devrimci gençler için ağıtlar yakılırken, 12 Eylül romanlarında kurulu düzenden yana tutum takınarak devrimci gençleri aşağılamak ya da dünyayı değiştirme görevinin kendisine verilmiş olmadığını kabul etmeyi övmek moda oldu.”
Bu vesileyle bugün yaşamayan edebiyat tarihinde iz bırakan yazarları da anmış olayım. Biliyorsun Fethi Naci ülkenin sayılı eleştirmenlerinden biriydi. Bu arada Fürüzan’a da hayrandım. Lise yıllarımda babamın Kütüphanesinde “Parasız yatılı” adlı romanını bulmuş okumuş ve hayran kalmıştım kadına. Fürüzan’ın asıl adı da çok güzel bence. Şiir gibi: Feruze…
Bu arada memlekette çok hızlı hem olumlu hem de olumsuz gelişmeler yaşanıyor. Geçtiğimiz dönemde yaşanan orman yangınları hepimizin yüreğini dağladı. Bu konuda, ihmallerin, orman işçilerinin çalışma koşullarının, kapitalist yağmanın ve kuraklığın ele alındığı bir makale kaleme aldım.
“Süreç” mi? Ben de sizin gibi izliyor anlamaya çalışıyorum. Umarım en azından bu görüşmelerden size olumlu yansıma olur. Bu konuyu uzatmıyorum. Mektubumun sana sağ salim ulaşması için otosansür uyguluyorum. Tabi ben de yazdım bu konuda. Çıkınca okursun ancak.
Başka ne mi yapıyorum, yapıyoruz. Yeni bir sergi çalışmamız var biliyorsun. “İçeride dışarıda Göç ve Sürgün”. Görülmüştür Kolektifi ve Redfotoğraf grubu olarak bu karma sergiyi hazırladık. Sizlerin de katkısıyla. Mektup eline geçtiğinde belki sergiyi açmış oluruz ya da sen bizzat açılışa katılırsın. Kasım ayında da Almanya yolcusuyum. Sansür ve oto-sansür temalı sergiyi götüreceğim. 3 gün süren İnsan Hakları Festivali’ne davetliyim. Sonra sırada İsviçre var. Ee işte arada dostların yayınladığı dergilere yazıyorum. Ama sıcak. Çok sıcak. Güney'de ve ülkenin birçok yerinde sıcaklar gerçekten bunaltıcı; evden çıkmak, gezmek tozmak, “sosyalleşmek” neredeyse imkânsız. Tabii, sizin durumunuz çok daha zor. Bizim en azından klimalarımız var, bu bir nebze olsun rahatlatıcı. Senin orada vantilatörle serinlemeye çalıştığını tahmin edebiliyorum. O vantilatörün bile yeterince serinletmediği zamanlar olduğunu düşünüyorum. Ne diyebilirim ki, tabiat sana güç versin, o zorlu koşullara dayanma kuvveti bahşetsin.
Kendine çok iyi bakmaya çalış. En kısa sürede görüşmek dileğiyle…
Sevgilerimle…
Adil Okay
Kaynak: Güney dergisi