Tutsak yazar Leyla Atabay'dan yeni bir kitap değerlendirmesi: "Muraz Arslan'ın TAKUNYALI RAHVAN ATLAR'ı hakkında

"Yazar sonsuz bir hikâyenin içinde kendi kelimelerini bulmuştur. Okuyucuyu da kendi kelimelerinin peşine düşmeye davet eder. Bir okur olarak "Takunyalı Rahvan Atlar" eserinde kendi kelimelerimin peşine düştüm, ruhumdaki ışık büyüdü, çoğaldı. Sizleri de bu davete iştirak etmeye davet ediyorum. "

Leyla Atabay

L Tipi Hapishane A-11

Alanya/ANTALYA

***

TAKUNYALI RAHVAN ATLAR ÜZERİNE

Muraz Arslan’ın, Lil yayınlarının titiz, özenli emeğiyle çıkardığı "Takunyalı Rahvan Atlar" eseri, çok katmanlı, her türlü edebi ve felsefi kurama açık zenginliğiyle yorumu kışkırtan, insan zihnini ve ruhunu mecradan mecraya sürükleyen destansı bir öykü. 

Bu eser üzerine bir tanıtım yazısı veya herhangi bir değerlendirmeyi kaleme almak, eseri kat kat aşacak metinleri yazmayı gerektiriyor. Tek bir simgenin peşinden bile gitmek, ciltlerce kitap için yeterli.  Böyle derin bir eseri tanıtmak için çok zor olan bir şeyi yapmaya çalışacağım: Kısa tutmak.

Baştan sona felsefik bir şiir olarak da okunabilecek olan "Takunyalı Rahvan Atlar" Kadim adlı metaforik-simgesel-insan-Tanrı varlığın uyanışı ile başlıyor.

Köklü Mezopotamya – Anadolu kültürünün sonsuz zenginliğinin her çeşidini yüklenmiş bu eserde, Kadim, Sabilerin göğün yedinci katındaki Zühre yıldızından daha karanlık- maddi dünyaya veya Platon'un Doksa evrenine hapsolan "idea"sı gibi hazin, Plotinos’un ışık bütünlüğü "Bir" den çokluk çamuruna düşüp  orada debelenen “türüm"ü gibi kaygılı, Hegel'in Tininin "kendi dışında şey"e dönüşen "kendinde şey'i gibi şaşkın veyahut cennetten sürgün edilen utançlı bir ruh olarak kozmik bir rahimden dünyaya yol alır. 

Evrensel ruhun veya Tanrı'nın bedene bürünmüş insan hali olarak Kadim, önce dilin yetmezliği ile sarsılır. Zira, henüz belirlenmemiş, belirmemiş bir yükle ezilen ruhu derman peşindedir. Dil yetmez. Görmek acı verir. Lanetlidir Kadim. Evvel zaman içinde kalbine, hafızasına işlediklerinin mührünü otacı Nene Kaltun açacaktır. Ama ne duyan olacaktır ne gören ne bilen. 

Ruhu çalınmasın diye kırk dikiş attığı eril bedeni ona ağır gelince Kadim, bir Kibele rahibi gibi en yüksek saflığa ve erdeme ulaşmak üzere kendini hadım eder. Ama yeni dişi bedeninde, artık ona ötekileşmiş olan erkekliğin korkunç saldırısıyla yüzleşir. Ruhunda filizlenen aşk daha boy vermeden sökülüp atılır. Konuşma, anlatma, aktarma arzusunun yerini suskunluk alır. "İnsanlık, o günden sonra kadının teninde Tanrı'nın sustuğunu hep bilecekti." (s, 18-19) 

Kadim baykuşların sırtında Anadolu'yu dolaşır kırk dokuz yıl. Yalanı, dolanı, çamur içinde debelenişini izler insanlığın.  Hegel, "Minerva'nın Baykuşu" metaforuyla akmakta olan zamanın ve yaşamın belli bir biçime gelmesi ile ancak bir tanıma veya özbilinçli düşünmeye kavuşacağını ifade eder. Minerva'nın Baykuşu kanatlarını yalnızca akşamın alacakaranlığı çökünce açar. Geriye, tarihe dönük "sonradan" bakışın alegorisidir baykuş. 

Kadim baykuşun sırtında ne önsel ne de sonul bir konumdan izler akışı. Her şeyin ters düz, kaotik herhangi bir sabiteden, Lacancı tanımla Kapitone noktasından yoksun olduğu, yitik, bozuk bir hafıza evreninde dönenip durmaktadır.  

Bıkkın, küskün, sığınır kara meşe ağacının gölgesine. Meşe ağacı eser boyunca sık sık görülen bir metafordur. Gılgamış'ın kendinden önceki anacıl kültüre bir saldırı olarak meşe ağacını sökmesi ve kendi iktidarının simgesi dev kuleler, duvarlar yükseltirken askerlerine meşe ağacının gövdesinden yaptığı davulla tempo tutmasına benzer bir eylemle, Kadim de sığındığı meşe ağacını keserek bir felakete yol açar.  Her şeyi ters düz eden bu eylem, hafıza toplayıcılarını yok oluşa, intihara sürüklerken "zaman"ın adeta çivisi çıkar.

Kadim, çizgisel, kronolojik veya fiziksel, psikolojik, kozmik bir zamanda yol almaz. Mihmandarı hafızadır. Ve lakin hafıza yitiktir.  Zaman hafızanın ruhu ama unutkanlığın da anasıdır. Hatırlamak yaşatırken, unutmak öldürür. 

Unutmak, yaşamın tamamlanmışlığını onaylamak ve zamanı yeniden kurgulamak için gereklidir. Ama Kadim unutma yeteneğinden yoksundur. Lethe ırmağından su içmemiştir. "Unutmanın esrarını bilmeyen Kadim, sık sık hataları tarafından bıçaklanır, kanlar içinde kalır." (s.24) 

Huzurunun katili hafızası ile Kadim, kuyruğunu yutan yılan misali bir döngüde ölür dirilir, ölür dirilir. Bu döngü labirentinde yitiktir ve ona yol gösterecek bir Ariadne'yi beklemektedir. Kadim'in kayıp, pişmanlık, keder, yas mecazlarıyla dolu Nirvana'sız evreninde rahatsız edici bir kasvet kesin bir tanımı, anlamı olanaksız kılar. Ağır bir buhran içinde çırpınır. Onun için olmak mı evladır, olmamak mı?  "Hafıza toplayıcıları anlattığında bile içindeki huzursuzluk geçmezdi. Çünkü geçmişi bilmek yetmezdi. İçindeki yaraya sahip çıkmak, onunla yaşamayı öğrenmekti asıl mesele" (s.32) 

Bedene bürünmüş ölümsüz Kadim insan olmanın garipliğiyle cebelleşir durur. İnsan tüm varlıkların en garibi, en tuhafıdır. Varoluşu hem bir armağan hem de bir lanettir. Heidegger, insanın bu halini, diğer tüm şeylerle ilişkisi bağlamında "yurtsuzluk" olarak tanımlar. Bu yurtsuzluk hali insana her yeri kendine yol kılma olanağı sağlar. İnsan bu yollarda herşeyi kendi açıklığına bırakır ve sonunda kendini açanın açıklığında tüm yollardan dışarı atılır. 

Kadim hem bir yere ait olmak hem de hiçbir yere ait olmamak arasında tutunmaya çabalayan insan oluşumudur. Dehşet yüklü hafızasının ağırlığı altında, yersiz yurtsuzluğun askıda kalmış arafında, Sisifos döngüsünde dönenip durmaktadır. Çok yol alır ama aynı yerdedir. Muğlak bir zamanın ve uzamın çölünde varlığın dehşetine katlanmaya çalışarak oradan oraya sürüklenir. 

İçindeki ışık ve mihmandarı Nene Kaltun sayesinde Kadim ağır maddeden, çamurdan, bedenden, karanlıktan sıyrılıp yeniden ışığın yüce yurduna ulaşmak isteyen Mısırlı bilge Hermes-Thoth'un ruhsal aydınlanma topolojisine benzer bir atılımla önce Ay'a (Mah'a) uzanır. Mah'ın açtığı geçitte yol alarak Güneş (Hurşit) katına yükselir. 

İnsanoğlu/kızı hiç durmadan kendi cehennemini inşa ediyorken, Kadim umut etmenin peşindedir. Umut etmenin umudu. 

Olmuş olanın kederi, pişmanlığı, bıkkınlığı, utancı onu olasılığa yöneltir. Blochcu bir kavramsallaştırmayla; Kadim ona umudu, Henüz-Değil'in boş ve belirsiz kapılarını aralayacak döngüden kurtuluşunu sağlayacak bir iz peşindedir. İz bir hatırlatıcıdır ve iz olanın olasılığa yöneltilmiş vektörüdür. 

Kadim'in yitik evreninde özne yüklemdir ve özne henüz yüklem değildir! 

Mah'ın serdiği gümüş geçitte Kadim hafıza toplayıcılarını unutmaması gerekenleri unuttukları için yargılar. Varoluşun varlık koşulları olan efsaneler, sırlar, kadim anılar unutulmuştur. 

Yazar Kadim'in yolculuğuyla neyi amaçladığını, eserinin niyetini şu satırlarla açıklar gibidir. "Kadim’in yolculuğu; kayıp kimlikler, kayıp silüetler, kaybolmuş insan ve yer isimlerinden emanet alınmış yaraların gerçek sahiplerine teslim edilmesiyle son bulacak mıydı? Bunu henüz bilmiyordu ama çokça diliyordu" (s.67) 

Yürümeye devam eder, zira ilerlemek umut etmektir. Kadim'in meşe ağacına yeniden sığındığı ve toprağa kulağını dayadığı vakit duyduğu ses törensiz, tabutsuz bir şekilde defnedilmiş hafızanın sesidir. Kilit sorunun işaret edildiği bu anda, Zizek'in gerektiği gibi gömülmeyen ruhların birer hayalet olarak yaşayanlara musallat olması analizine benzer bir yaklaşımla, Mezopotamya ve Anadolu'nun kırımdan geçirilmiş, ezilmiş, sürülmüş, unutulmuş kültürlerinin, halklarının ruhlarının kederini, acısını sarsıcı bir tabloyla okuyucunun önüne sefer yazar.

Eski Mezopotamyalılar, gereken özenle ve ritüelle gömülmeyen veya ölüsü kayıp veyahut unutulmayacak ruhların "etimmu" olarak dönüp yaşayanlardan hesap sorduklarına inanırlardı. 

Eser, kırımdan geçirilmiş, sürülmüş, unutulmuş halkların, kültürlerin ruhlarına kulak vererek hatırlama, hatırlatma misyonunu üstlenir. Hatırlatma takunyalı rahvan atlar tarafından bir diriliş, bir yeniden ışıma müjdesi olarak belirir. Bir Meksika sözü "Bizi gömmeyi denediler, fakat bizim tohum olduğumuzu unutmuşlardı" der. Hatırlayış sayesinde Ezidilerin, Mecusilerin, dervişlerin ve daha nicesinin hikayeleri, yüzyılları aşıp yeniden ışıldar. Anka kuşu gibi küllerinden yeniden doğan insanî varlığın can ateşi hafızadır ve atlar, adeta Platon'un mağarasına ışık tutan fenerler gibi, unutmanın zifiri karanlığında tutsak edilmiş ruhları uyandırırlar. 

Uyanış ve hatırlayış Planton'dan ziyade Blochcu yeniden hatırlamaya benzer bir biçimde aktif bir tanımayla ileriye dönük umut ontolojisini işaret eder. Ve hatırlayış unutuşa mahkûm olduğundan (tıpkı yaşamın ölüme mahkûm oluşu gibi), yeniden unutuşun metaforu olarak sahneye çıkan yunus tarafından tüm hafızaî beliriş, ışınım yutulur ve okyanusun derinlerine gömülür. Döngü başa sarar ve lakin sert toprağın bağrını değil, şeffaf okyanusu mezar olarak seçer yazar; her yeni hatırlayış döngüde başa sarsa da hakikatin gitgide şeffaflaştığını, olanın ötesine atılımın imkanına işaret eder gibidir.  

Eserin sonunda Kadim yeni başlangıç için kendi vuslatına, kendilik haline varır. Tin kendi ötekisiyle, insan yanıyla kesişir yeniden. Tanrı insanla, logos natura'yla, öz biçim ile bir olur. Ve döngü yeni bir hikâyeye yol alır. 

Hegelyen Tin'in daima ileri doğru yürüyüşünde, geçmiş aşılmış, geride bırakılmıştır. İlerleyen tin'in ayakları altında ezilen ezilmiş, Tin'e doğru yol olmuştur. Kadim'in yolu ileriye dönük olsa da bu yol döngüselliği de içeren bir hem-hem de yoludur. Hegelyen diyalektiğin aksine, ezilen toprağın altında bırakılmaz, hikayelerine kulak verilir, ruhlarının köklü varlığı onaylanır. 

Yazar eserin son cümlelerinde kendini varlığın çobanı olarak konumlandırırcasına, kendisine açılmış hakikatten payını aldığını söyler ve okuyucuya da kendi kelimelerini bulması çağrısında bulunur. Heideggerci terminolojiyle, insan ancak varlığın çobanı olarak varlığın hakikatinin başında beklediği zaman, varlığın yazgısının ortaya çıkmasını umabilir.

Yazar kendisine açılanı dile getirmiştir. Zira bütün düşünme girişimlerinin yolu dildir. Dil; geçmişle, bugünle ve yarınla kurulan bağın anahtarı, hafızanın muhafızıdır.

İnsanı her cümlesiyle düşünmeye iten bu eser, sayfalarca analizi hak eden, felsefik, mitolojik, kültürel şifrelerle bezeli, her imgenin çok katmanlı, çok boyutlu gösterilenler taşıdığı sınırsız yoruma açık kapasitesi ile insanî varoluş üzerine derin bir sorgulamaya yöneltiyor.

Yazar sonsuz bir hikâyenin içinde kendi kelimelerini bulmuştur. Okuyucuyu da kendi kelimelerinin peşine düşmeye davet eder. Bir okur olarak "Takunyalı Rahvan Atlar" eserinde kendi kelimelerimin peşine düştüm, ruhumdaki ışık büyüdü, çoğaldı. Sizleri de bu davete iştirak etmeye davet ediyorum. 

Leyla Atabay