KORKU
Karanlığın hükmü sökün ettiğinde mezarlığa daha çok yaklaşmıştı. Oraya vardığında göz gözü görmeyecekti.
Mezarlıklar çocukluğunun korkulu rüyası olmuştu. Büyüklerinin anlattığı hüzün dolu hikâyeler, cin, peri, mezarlık hikâyeleri beyninde hiç silinmeyecek bir iz bırakmıştı. Ne zaman yalnız kalsa tüm o hikâyeler aklına üşüşüyor, yüreğini dört nala koşturuyordu.
Yolda oyalanmadan acele etmesine ve hızlı yürümesine rağmen mezarlığı aydınlıkta geçmeyi başaramamıştı.
Gündüzleri de korkardı mezarlıklardan ama gece gibi değildi.
Ne yapacağını bilmiyordu. Korku sağlıklı düşünmesine izin vermiyordu. Aklına hep başına gelebilecek korku senaryoları üşüşüp duruyordu. Yürürken çıkardığı ayak sesleri kendisine aitmiş gibi gelmiyordu. Arkasından biri geliyormuş hissi veriyordu. Bazen sanki biri değil de birkaç kişi yürüyormuş gibi oluyordu. Korkudan ödü patlasa da aniden dönüp arkasına bakıyordu.
Mezarlığa da az kalmıştı. Mezar taşları görünmeye başlamıştı. Mezar taşları sanki kendisini bekleyen birileri gibi duruyorlardı. Yaklaştıkça korkusu artıyor, nefesini tutuyordu. Gözlerini fal taşı gibi açmış, dört bir yana bakınıp duruyordu.
Kulaklarına gecenin kendine has sesleri doluşuyordu. Gece adeta “Dünyama hoş geldin” dercesine üstüne üstüne geliyordu. Uzaktan gelen hayvan ulumaları, tuhaf kuş sesleri, yakınından kanat çırpıntısı sesleri tüylerinin diken diken olmasına, soğuk terler dökmesine neden oluyordu. Doğru dürüst nefes alacak hâle gelmişti. Bir ara kendi sesini duymak için “Türkü söyleyeyim ya da ıslık çalayım,” diye düşündü. Ama bunlardan başka tuhaf bir ses çıkarırsa, çıkardığı sesinden de korktu. Korkudan abartılı şekilde açılan, hassaslaşan gözleriyle sağa sola, arkasına, önüne bakarak yürümeye devam etti.
Artık köyü de görünmeye başlamıştı. Ev pencerelerinden yayılan sarı sıcak ışık, yine köyde havlayan köpek sesleri onu birazcık cesaretlendirmiş olsa da yüreğine taht kuran korkunun egemenliğini söküp atamıyordu.
Mezarlığa 100 metre kalmıştı ama o artık adım atacak durumda değildi. Çaresiz ve korku içinde yerinde tepinmeden durmuştu. Geri dönmesi de artık mümkün değildi. Böyle korkup dururken mezarlıkta bir hareketlilik mi gördüm diye gözlerini fal taşı gibi açtı. Gözlerini ayırmadan kulak verdi. Sessizce çöktü, baktı. Bir şey göremeyince yine yavaş ve sessizce ayağa kalktı. Korku ağını kurmuş, tüm takatini kırmıştı. Her ses, her düşünce elini kolunu bağlıyor, kötürüm hâle getiriyordu.
Bazen bir şeyin arkasında durduğunu, şimdi omuzlarından yakalayacağını, ensesinde nefesini hissedeceğini düşününce öyle bir hızla dönüp arkasına bakıyordu ki normal zamanlarda istese de bu hızla dönüp arkasına bakamazdı. Yine böyle hızla arkasına dönüp baktığı bir anda yolda bir aracın geldiğini gördü. Aracın ışıkları yüreğine çöken korkuyu anında söküp attı. Işık mucizesi bir şekilde korkuyu yok etmişti. Işığı görünce adeta sevgilisini gören biri gibi sevindi. Gelen bir minibüstü. “Ya köyümüzün ya da aşağı köyün minibüsüdür,” diye düşündü.
Minibüs yanına yaklaştığında bir de ne görsün, şoför koltuğunda ve hemen yanındaki koltukta korkunç yaratıklar oturuyordu. Umut olan ışık yine karanlığa gömülmüştü. Bu görüntü karşısında birden kanı çekilmiş, dili tutulmuştu. Avazı çıktığı kadar bağırıp koşmaya başladı. Öyle bir koşuyordu ki Usain Bolt’un olimpiyatlarda kırdığı 100 metre rekorları yanında sıfır kalıyordu. Artık mezarlık korkusunu bile düşünmeden yanından kurşun gibi geçti. Mezarlığı, köyü nasıl geçtiğini, kendisini nasıl eve attığını bilmiyordu.
Eve girdiğinde de annesi, babası ve kardeşleri onun bu hâlini görünce hepsi büyük bir korku ve endişeyle ayağa kalkıp onunla ilgilendiler. Kan ter içinde kalmış, tir tir titriyordu. Minibüste gördüğü o gözleri yerlerinden fırlamış, ağızları, dişleri kanlar içinde, saçları diken gibi, yüzlerinde iğrenç yaraları olan yaratıklar gözünün önünden gitmiyordu. Annesi, babası ve kardeşleri onu rahatlatmak için etrafında durup bir şeyler söyleseler de o hiçbir şey duymuyordu. Ve aniden aralarına boş bir çuval gibi yığılıp kaldı.
O gün hayatında asla unutamayacağı bir gün olarak kaldı.
Korkudan hastalanıp iki gün yattıktan sonra öğrendi. Köyünün minibüs şoförü şehirde bu korkunç maskeleri hoşuna gittiği için almış ve yolda onu görünce durup “Şunu bir korkutalım,” demişti. Yanında oturan yolcusu ile maskeleri takıp zaten patlayan? onu korkutup kahkahalarını atmışlardı. Hâlen ne zaman yüz yüze gelseler o gün akıllarına geldiği için gülüyorlardı.
Yıllar sonra yaşadığı bu mantıksız ve akıldışı korkunun nedenlerini, hem deneyimleri ve tecrübeleriyle hem de okuduğu kitaplardan yola çıkarak aydınlattı. Ayrıca yaşananların, işlenen cinayetlerin, savaşların, zulmün, işkencelerin görüp okunup yaşanınca asıl korkması gerekenin ölüler değil, yaşayanlar olduğunu anladı.
Ayhan Bozkaya
2 Nolu F Tipi Hapishane
Kırıklar - Buca- İzmir
resim: Ayhan Bozkaya