Türkiye Hapishanelerinden Tanıklıklar:
İnsanlık Onuruna Zincir Vurulan Duvarlar
Sayın konuklar, sevgili dostlar, Türkiye hapishaneleri üzerine konuşuyoruz. Elimizdeki rakamlar, bu sorunun büyüklüğünü kanıtlıyor: Adalet Bakanlığının son verilerine göre, Ekim 2025 itibarıyla Türkiye’deki cezaevlerinde tutuklu ve hükümlü toplam mahpus sayısı 420 bin 904’e ulaşmıştır. Bu sayı, hapishane kapasitesinin yüzde 138’ine denk geliyor. 400 binden fazla insan...
Ancak bugün, bu soğuk istatistiklerin ötesine geçeceğiz. Bu duvarların ardında kalanların feryatlarına, umutlarına ve bitmek bilmeyen direnişlerine kulak vereceğiz. Her biri, insanlık onuruna karşı işlenmiş suçların birer belgesi olan mektuplarından gelen sesleri sizlere aktaracağım.
Tahliyelerin engellenmesi İnfazların Yakılması
Hapishanelerdeki en büyük acılardan biri, tahliye umudunun son anda çalınması, yani "infaz yakma veya infaz erteleme" uygulamasıdır. Hukuksuz bir idari kurul kararıyla, yıllarını doldurmuş mahpuslar tahliye kapısından geri çevriliyor.
Burdur Yüksek Güvenlikli Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’ndan Harun KAYA, yolladığı mektupta bu durumu ne kadar ironik bulduğunu, yaşadıkları somut örnekle anlatıyor:
“10. yargı paketi ile bir kısım arkadaşımızı bayram öncesi tahliye etmeyi umuyorduk, ki iktidar hiç de şaşırtmadığı gibi tali bahanelerle en insani hakları bile müzakere konusu yapabilmektedir. Haliyle bundan vazife çıkaran portatif otoriteler de az değil. Misal geçen hafta içinde 30. yıllarını doldurmuş Hacı Maykır ve A. Aziz Yılmaz arkadaşlarımızın tahliyeleri kurul kararıyla 8 ay uzatıldı. Güya bir demokratikleşme istemleri var!”
Sincan 2 No’lu F Tipi Hapishane’den yazar Bülent PARMAKSIZ şunları ekliyor
“Bizim ‘gerekçeli karar’ açıklandı. Belki basından duymuşsundur. 32 bin sayfa. Yanlış duymadın; 32 bin sayfa. Türkiye tarihinde böyle bir şey var mı, bilmiyorum. Henüz karar bize tebliğ edilmedi.”
Kadın Mahpuslar: Çıplak Arama ve Koğuş Baskınları
Hapishanelerde 19 bin 290 kadın mahpus var ve ne yazık ki, onlara uygulanan zulümde bir "kadın ayrıcalığı" yoktur.
Bakırköy Kadın Hapishanesi’nde kalan Meral Remziye Turmuş, haftalık aramaların bir taciz yöntemine nasıl dönüştüğünü, kişisel alanın yok edilişini bir hırsızlık metaforuyla anlatıyor:
“Adil hocam, Yaklaşık sekiz ay öncesine kadar ayda bir arama yapılır, ne insan onuru çiğnenir, ne de işkence olarak kullanılırdı. Şimdi ise haftada iki kere aramaya geliyorlar, taş üstünde taş bırakmıyorlar. Tüm yaşamınızın bir odada olduğunu ve haftada iki kere hırsızın girip, odayı yerle bir ettiğini düşünün.”
Aynı mektubun devamında, koğuşlarının 24 saat izlenmesi için kamera deliği açılmasından duyduğu endişeyi, sistemin amacına dair çarpıcı bir tespitle dile getiriyor:
“Tahminen koğuşu delik deşik edip, kameralarla bizi 24 saat dikizleyeceklerini sanıyorlar… Biliyor musunuz hapishanelerle ilgili kanunlarda iç huzur, üretim diye bağırırlar. Gerçekte ise yozlaşmış, nitelikli suçlu oluşturma, çürüme ve hasta bireyler pratiği var.”
Tarsus Kadın Kapalı Hapishanesi’nden Fatima Aktaş’ın yaşadığı çıplak arama işkencesi ise insanlık onurunun nasıl ayaklar altına alındığının kanıtıdır. O, bu zor anları tüm ayrıntısıyla aktarıyor:
“Tarsus hapishanesinden Şırnak’a asker eşliğinde gittim. Beş kişinin gözü önünde zorla iç çamaşırlarına kadar çıkarttırdı. Erkeklerin de arandığı aynı kabinde benden önce 4 kişiyi, yani erkek mahkumu o kabinde aradılar. Yerler berbat yıllardır temizlenmemiş gibi, kıllardan tabaka oluşmuş, kirli iç çamaşırları ve kullanılmış önlükler. O yerlerdeki pis önlükleri giydirmeye çalıştılar, kabul etmedim. Kadın komutan gider gitmez müdürün talimatıyla beni zorla kabine alıp vahşice elle çıplak aramamı yapıp, şiddet uyguladılar.”
Kuyu Tipi Hapishaneler – Mimari Tecrit ve İşkence
"Kuyu Tipi" olarak adlandırılan yüksek güvenlikli cezaevleri, bizzat fiziksel mekanı bir cezalandırma aracına dönüştürmüştür.
Avukat Barkın TİMTİK, bu yapıların hukuki durumunu sert bir dille eleştiriyor:
“Tecridin işkence olduğu bilimsel bir gerçektir ve insanlık suçudur. Y Tipi hapishaneler sürekli ve sistematik ağırlaştırılmış tecrit merkezleridir. İnsanın canlı canlı mezara gömülmesi anlamına geliyor.”
Bu hapishanelerdeki yaşam koşullarını, kısa süre önce Kırşehir S Tipi’nden tahliye olan Grup Yorum gitaristi Rezzan Şengül şöyle anlatıyor:
“Hücreler dikdörtgene yakın bir kare şeklinde... Yürüyebileceğiniz hemen hemen bir omuz genişliğinde bir alan kalıyor. 23 saat boyunca beş adım ileri geri gitmekten başka hareket etme alanı yok. Sağa sola dönmek mümkün değil.”
Tecridin sadece fiziksel değil, psikolojik boyutunu ise saat başı yapılan kontrollerle gözler önüne seriyor:
“Kontrol dedikleri bir uygulama var. Günün her saat başı tekrarlanıyor. Karanlık olduğu için hücrenin ışığını yakıyor. Gardiyanlar mahpusun nefes almaya devam ettiğini görene kadar, yaşadığına ikna olana kadar bakıyor. Uyuyorsa kişinin uyanıp dönmesi gerekiyor... Aksi takdirde kapıya vuruyor. Sizi uyandırıp hareket etmeye zorluyor. Bu gün aydınlanana kadar sürüyor.”
Hapishanede Ölümler ve Dayanışmanın Ağır Bedeli
Dayanışma çabalarımız, ne yazık ki sadece sevinçli anlara değil, aynı zamanda hapishanelerin yarattığı trajik kayıplara da tanıklık ediyor. Sergi hazırlıkları sırasında yaşanan sevinçli ve hüzünlü olaylar, bu dayanışmanın ne kadar hayati olduğunu bir kez daha gösteriyor.
Örneğin sergilerimize katkı sunan tutsaklardan Kamil Turanlıoğlu, Halil Güneş ve Mehmet Gök hapishanede yaşamını yitirdi. Mektup arkadaşlarımız Aysel Koç ve Garibe Gezer ‘in intihar ettiği iddia edildi. Hasta tutsaklardan yazar Nevzat Çapkın, hasta olduğu halde ölümün eşiğine gelene kadar serbest bırakılmadı. Tahliye olduktan beni aradıktan 3 ay sonra hayatını kaybetti. Tiyatro oyunumu Kürtçeye çeviren Mehmet Gök'ün hapishanede hayatını kaybettiği haberini aldık.
Bu kayıplar, hapishane duvarlarının sadece özgürlüğü değil, hayatı da çaldığını göstermektedir.
Direniş ve Umut Mesajları
Tüm bu zulme rağmen, mahpuslar umutlarını ve direnişlerini koruyor. Sincan Kadın Kapalı Hapishanesi'nden Didem Akman, baskı karşısında yılmayan ruhuyla şu sözleri yazıyor:
“Onlar haklarımızı çalıyor, biz en basitinden slogan atıyoruz, sonra ona aylara varan cezalar veriyorlar. Düşünün ki 10-15 yıllık disiplin cezam var. Hâlâ da 'verilen ceza caydırıcı değil' diye yukardan ceza veriyorlar. Bu yüzden caydırıcı değil zaten anlamadılar bir türlü.”
Ancak sözlerini bir umut mesajıyla bitiriyor: “Halklarımız o kısa döngüyü bir yerde kıracak muhakkak ya, umutla o güne hazırlanıyoruz.”
Sonsöz
Değerli katılımcılar, bu sesler bizim vicdanımızdır. Bu mektuplar, sadece acıyı değil, aynı zamanda en ağır tecrit koşullarında dahi tükenmeyen insan onurunu, yaratıcılığı ve direnişi anlatıyor.
Okurlarımızın / takipçilerimizin desteğiyle daha güzel, eşit, özgür, bayındır bir dünya dileğiyle mücadele sürecinde esir düşen insanlara destek olmaya devam edeceğiz. Web sitemizi ziyaret etmeyi, siyasi mahpus mektuplarını okumayı, onlara yazmayı unutmayın.
Konuşmamı, Görülmüştür Kolektifi'nin hepimize yönelttiği o can alıcı soruyla bitirmek istiyorum.
“Düşünce, vicdan, umut, adalet, masumiyet içerdeyken biz dışarda mıyız?”
Bu duvarlar yıkılana dek, o sesleri çoğaltmaya devam edeceğiz.
Geldiğiniz ve beni ve tutsakları yalnız bırakmadığınız için Hepinize teşekkür ederim.
Aralık 2025
*Kolektifimizden Adil Okay’ın İsviçre’nin Solothurn ve Bern kentlerinde açtığımız “Karanlıkta kahkaha” adlı sergide yaptığı konuşma.