Türkan Elçi ve Mavi Karga

“Bu hikaye ile Türkan Elçi kendi yarasını anlatır bize. Derdini, kalemi ile kelamıyla, yüreğiyle anlatır; paylaşır. İşte tam da bu yüzden umutluyum. Çünkü insan derdi kadar büyük olur. Derdi olanlar ancak arayış sahibi olur, mücadele eder, direnir ve dertsiz bir dünyanın hayalini kurar.”

Orhan ÇAÇAN 2 Nolu T Tipi Hapishane

Şakran/Aliağa/İZMİR

 

***

MAVİ KARGA

Sevgili Türkan Elçi’yi, Tahir Elçi’nin zamansız vedası esnasında yaptığı açıklamalarından tanıdım. Mavi Karga adlı romanını imzalayarak bana gönderdiğinde onun onurlu, cesur ve vakur duruşunu bir de kaleminden görüp öğrenmek istedim. Kitabı bu gözle okudum.

Kitabı okuyup bitirdiğimde kendime şunu dediğimi anımsıyorum: Mavi Karga’yı okuyan herkes bir şekilde kendi yaralarının da sızladığını hissedecektir. Fakat okur Mavi Karga’yı normal bir roman gibi değil de fabl veya masal formatında okumalıdır. Çünkü yazar, romanında meramını bizlere dolaylı (örtük) bir dille aktarmıştır. Elbette bunu hakkını vererek hissederek ve inandırarak yapmıştır. Bu yüzden Mavi Karga romanı acı çekmeyi geçiştirmeyen, bunu birebir yaşayan, hisseden ve hissettiren bir romandır. Bu romanın neden örtük bir dille yazıldığını bilmiyorum. Fakat bizler (Rojhilatlılar) bu yazım biçiminin yabancısı değiliz. Beydaba’nın Kelile ve Dimne’si, Şehrazat’ın Binbir Gece Masalları (kerrü Quling, şêr û rovî vb.leri) bu yazım biçimlerinin ön kodlarını taşır. Türkan Elçi bu hikaye ve masalları dinleyerek büyüdüğü için, Mavi Karga’yı yazarken meramını bu şekilde okuyucularla paylaşmayı uygun bulmuştur. Belki de iktidar sahiplerinin şerrinden korunmak için böyle bir yola başvurmuştur. Aynı zamanda kitabı yayınlayan yayınevinin hassasiyetlerinin de hesaba katıldığını düşünüyorum.

Yazarın romanında dolaylı anlatım tekniğine başvurması, okuyucunun karşısına bu şekilde çıkması kendi tercihidir. Fakat bunun kimi dezavantajları vardır. Birincisi, bu örtük anlatım, romanın geniş toplumsal kesimlere ulaşmasını engellemekte; ikincisi, bugünkü teknoloji çağında bu yazım biçimi kitleler tarafından pek fazla tercih edilmemekte, rağbet görmemektedir.

Bununla birlikte bu yazım biçiminin avantajları da vardır. Yazar, benzetmelerle kendisini kasmadan, meramını, beyanını kolaylıkla dillendirir. George Orwell’in Hayvanlar Çiftliği buna en iyi örnektir. Orwell, kurgusunu domuzların iktidarı üzerinden; Türkan Elçi, kargalar üzerinden anlatır, paylaşır. Orwell başta eşitlikçi ve komünal olan hayvan çiftliğinin günbegün domuzların lehine nasıl bozulduğunu, onların zora başvurarak komünal düzeni nasıl tersine çevirdiklerini anlatır ve bunu okuyucuya düşündürerek, sorgulatarak, karşılaştırma yaptırarak aktarır. Türkan Elçi de aynı şeyi kargaların tünediği, mezbeleliği merkeze alarak anlatır. Fakat bir farkla. Mavi Karga’da, daha başından itibaren Kargabaş önderliğinde despot bir düzen vardır.

Türkan Elçi’nin 15 yıl Türkçe öğretmenliği yaptığını, Tahir Elçi’nin katledilmesinden sonra hukuk fakültesi okuduğunu ve eşinin mesleğini cesurca devam ettirdiğini gıpta ederek okudum. Bir Kürdün Türkçe öğretmeni olması, ironik gelse de, Türkan Elçi’nin 15 yıl Türkçe öğretmenliği yapması yazım diline her yönüyle sirayet etmiştir. Seçtiği karakterler, olay örgüsü, abartıya kaçmadan anlatımını tamamlaması bunun ipuçlarını göstermektedir. Yazarın karakterler üzerinden, kurduğu örgü (Özgür Telek, annesi, babası, Hezar, leylek, larenta, Kartal, Kargabaş, dişi Kargabaş, güvercin, kimliği belli olmayan kadın vb.) romanda üstü örtülü bir şekilde aktarılan ve işlenen konuları bir hayli sadeleştirmekte ve anlaşılır kılmaktadır.

Türkan Elçi bu karakterler üzerinden sisteme, onun zorba hükümdarlığına (Kargabaş, Dişi Kargabaş, şeşe kardeşlerle diğerleri) Amed’e ve sur direnişine (Özgür Telek’e, şeffaf Gaga, kimliği belli olmayan kadın, güvercin, moloz yığınları arasındaki yaralı kız vb.) odaklanmakta, bu karakterler üzerinden bize kanayan yaramızın bir portresini sunmaktadır. Özgür Telek’in babası Kargabaş’ın en yakın adamlarından biridir. Düzene bağlı, sistem savunucusudur. Kendi cinsi dışındakilerin (karga) düşmanıdır. Diğer hayvanların gereksiz ve dünyada boşa yer işgal ettiklerine inanır. Bu yüzden Özgür Telek’in gönlünü Hezar’a kaptırmasına karşıdır; onaylamaz. Onun bu davranışlarından utanır, nefret eder. “Bir bülbül için içine düştüğün hale bak. Beni kargalar alemine rezil ettin. Üç gündür mezbelede kargalar senin kepazeliğini konuşuyor. Kimsenin yüzüne bakamıyorum.” der ve onu azarlar. “Oğlumun bir kargaya değil de sesi bilmem neresinden çıkan bir bülbüle tutulduğunu kime nasıl anlatayım?” diyerek diğer kuşların gereksiz, işe yaramaz olduklarını dillendirir. Tam da klasik, iktidarcı-devletçi anlayışlı aşırı milliyetçi-ırkçı düşüncenin tezahürüdür bu.

Kargabaş’ın kurduğu düzen, klasik ulus devlet düzenine; kargaların toplandığı ya da merkezileştiği mezbele yeri, mekan olarak tek tipin hüküm sürdüğü ırkçı-faşist bir sistemin izdüşümlerini sunar. Burada kurallar, konseyler, dernekler ve odalar vardır ve bunlar aracılığıyla herkes terbiye edilir, sistem içselleştirilir.

‘Leş yemek teşvik konseyi, ötüş terbiye konseyi, huzur, asayiş konseyi, guguk başkan konseyi, kutsal mezbele marşı konseyi’ bize 12 Eylül darbesi sonrasında Milli Güvenlik Konseyi’nin kurduğu konseyleri ve getirdiği ‘nişan ile düzeni’ anlatır, anımsatır. Türkan Elçi konseyler aracılığıyla mezbelede oluşturulan bu tekli düzeni romanında şu şekilde anlatır: “Yalanın, dolanın, zulmün, haksızlığın kol gezdiği mezbelelikte, ceviz ağacı (mekan) kökünden zehirlenmişti. Zehirli ağacın gölgesinde tüneyen tüm kuşlar, kısa sürede birbirlerine benziyor, hiçbiri ötüşünü bir başkasından ayırt edemiyordu. Tek bir ağaç vardı, tek bir uçuş vardı. Onların nazarında tek başına bir kuşun hiçbir anlamı yoktu.”

Bu sistemi kabul etmeyenler, karşı çıkanlar ve değişmesi için başkaldıranlar (Özgür Telek, şeffaf gaga, Hezar, kayıp kız vd. leri) vardır. Türkan Elçi, sur direnişini merkeze alarak kahramanlarına umut aşılar ve mezbeledeki despot düzene karşı raperine sevk eder. Bunu, Özgür Telek’in şehirde tanıştığı güvercinler ve kartallar sayesinde yapar. Özgür Telek güvercinlerden Hezar’ın nasıl kaybolduğunu, kaybettirildiğini öğrenir. Böylece sevdiğinin bedenini bulma arayışına girişir. Dicle Nehri ile Sur’un dar sokakları arasında uçar ve burada Hezar’ın ölü bedenine rastlar. Sevdiğinin kolları kopmuş, tüyleri yolunmuş, başı ezilmiş, dili kesilmiştir. Bunu da Kargabaş’ın baş adamları Özgür Telek’in babası ve şeşe kardeşler gerçekleştirmişlerdir. Bu şekilde Özgür Telek’e şu mesajı vermişlerdir: kendi cinsinden (karga) başka hiç kimseyi sevemez, gönül veremezsin! Aksi taktirde bu tür kötülüklerle karşılaşırsın.

Bu korkunç durum Özgür Telek’in öfkesini daha da büyütür ve Kargabaş’ın kurduğu düzene karşı harekete geçmesine ve iradesini bilemesine neden olur.

Kargabaş’ın kurduğu acımasız şiddet düzeni salt sevdiceği Hezar’ı değil, annesini de öldürür. Özgür Telek’in annesi gençliğinde bir leyleğe gönlünü kaptırmıştır. Leylek çekip gitmiştir, ama bu sevda onun yüreğinde hep yaşamıştır. Bu yüzden oğlunun Hezar’a (bülbül) olan sevgisinden haberdardır. Kendisi hayallerini gerçekleştirememiştir, ama onun hayallerini gerçekleştirmesi için kurulu düzene (Kargabaş) baş eğmemesini öğütler ve ona yaşadığı büyük aşkı anlatır.

Özgür Telek’in annesi karşılıksız, koşulsuz sevmiştir. Leylek göçüp gittiğinde de bunu sürdürmüştür. Bu yüzden ayrılığın en büyük acı olduğunu bilir. Annesine göre, “ayrılık acı ve ağlamakla” eşanlamlıdır, bu yüzden oğluna şöyle der: “bir canlı ağlaya ağlaya hayata bağlanır.” Bununla oğluna direnmesini, acıya karşı mücadele etmesini, yılmamasını öğütler. Türkan Elçi romanında Amed ve Sur’u merkez almış, burada yaşanan direnişi, kahramanlıkları ve sonuçlarını da paylaşmıştır.

Kuşların gözüyle (karga, güvercin) Sur’da eli kolu bağlı yaralı bir kadın molozlarla birlikte Dicle Nehri’ne dökülür. Türkan Elçi yaralı kadın kahramanına herhangi bir isim vermemiştir. Bu şekilde Sur’da direnen baş eğmeyen bütün kadınları ve kahramanları anmıştır. Bununla birlikte, kadim Amed Şehri’nin ve burada yaşayanların Sur’a ve buradaki direnişe karşı tutum ve davranışlarını da Özgür Telek’in gözlemlerinden yola çıkarak anlatır, aktarır. Bir tarafta savaş ve bunun trajik halleri, diğer tarafta günlük işleriyle uğraşan, onlara ilgisiz, kayıtsız kalan kalabalıklar, kahvede oyun oynayanlar, gülüp eğlenenler vardır. Tüm bunları yüreğimiz burkularak insanlığımızdan utanarak okuruz.

Kitabın sonunda “molozun arasında yarı çıplak şekilde acı çeken yaralı kadının” yazarın kendisi olduğunu öğreniriz. Bu hikaye ile Türkan Elçi kendi yarasını anlatır bize. Dertlidir o. Derdini, kalemi ile kelamıyla, yüreğiyle anlatır; paylaşır. İşte tam da bu yüzden umutluyum. Çünkü insan derdi kadar büyük olur. Derdi olanlar ancak arayış sahibi olur, mücadele eder, direnir ve dertsiz bir dünyanın hayalini kurar. Türkan Elçi bu arayışını eşi ve yol arkadaşı Tahir Elçi ile birlikte sürdürdü. Tahir Elçi’nin katledilmesinden sonra bu arayışını daha da görünür kıldı. Hayat arkadaşını yitirdikten sonra onun derdini de omuzlamak zorunda kaldı. Romanını bu süre zarfında, üç yıl emek vererek tamamladı ve bu şekilde derdini bir nebze de olsa hafifletti. Bizler, bu romanı okuyarak, Türkan Elçi’nin derdine ortak olacağız ve onunla birlikte dertlerimizi, acılarımızı, sorunlarımızı ortaklaştırarak özgür yarınlara emin adımlarla ilerleyeceğiz. Bunu başarabildiğimiz oranda MEZBELE HAYATINDAN kurtulabilecek, yarınlara daha anlamlı ve özgür hikayeler bırakabileceğiz.

İyi okumalar.

Silav û Rêz

Orhan ÇAÇAN

2 Nolu T Tipi Hapishane

Şakran/Aliağa/İZMİR