Hayatının 22 yılı cezaevinde geçti: Özgürlüğüne düşkün çocuklar olarak şekillendik

Yazar Nevin Berktaş, 22 yıl kaldığı hapishanede yaşadığı 12 Eylül ve F Tipi sürecini iki kitap yazarak anlattı.

Esra ÇİFTÇİ

Nevin Berktaş, yoksul bir ailenin ilk çocuğu olarak 1958 yılında Adana-Kozan’da doğdu. Anne ve babası fabrika başta olmak üzere birçok yerde işçilik yaptılar.  Berktaş anne ve babasını anlatırken, "Küçük yaşta çalışmaya başlamışlar. İkisi de yoksulluk nedeniyle okuyamamış, ilkokul mezunları. Fakat sağlam karakterli, birikimli, sosyal yönleri gelişkin ve aydın insanlar" diyor. Babası sendikacı, CHP il başkanlığı da yapmış biri. Annesi İHD’de aktif çalışan ve zamanla devrimci özellikler edinen bir kadın. Berktaş, "Zorlu hayatın içinde, mücadeleci ve güçlü karakterli anne-babanın yetiştirdiği özgürlüğüne düşkün, haksızlıklara karşı çocuklar olarak şekillendik" diyor. 

İlk ve orta öğrenimini Adana’da tamamladıktan sonra Eğitim Enstitüsü Matematik bölümünde okurken devrimci mücadele ile tanışan Berktaş, "70’li yılların ekonomik ve siyasal ortamıyla, gençlik olarak savaşsız-sömürüsüz bir dünya kurma özlemimiz çakıştı. Buna bilinçli yön verme çabası içinde olanlardan biri olarak, beni nasıl zorlu bir hayatın beklediğini görenlerden biriydim. Dışında duramazdım, aksi halde dünya mahvolurdu" diyor.  Bugünden o günlere baktığında da ne kadar doğru bir yerde durduğunu rahatlıkla söyleyebileceğini söyleyen Berktaş sözlerini şöyle sürdürüyor:  

"Bütün zorluklar rağmen, mücadele içinde söke söke kopardığı özgürlükler ortamında yasayabilenler olarak, ne kadar şanslı olduğumuzu da söyleyebilirim. Koskoca dünya tarihi yaklaşık elli yıl kadar sosyalizmi tanıdı ve bu kadarcık yıl içinde bile devasa güzellikler bıraktı, tabii ben de bu dünyayı tatmış biri olarak büyük mutluluklar yaşadım. Kapitalist çirkinliklerden rafine insanlar topluluğunu tanıma şansına sahip oldum. Bugün de dünyayı, bu özelliklere sahip insanların oluşturduğu örgütlenmeler içinde savaşanların kurtaracağına inanıyorum."

"GÖZALTINDA KAYBEDİLME TEHLİKESİYLE KARŞILAŞTIM"

1980 öncesi çok kez gözaltına alınan, kısa tutuklamalar yaşayan Berktaş, 1980 sonrası ilk tutuklanmasında sahte kimlik taşımaktan altı ay tutuklu kaldı. 1983 yılında İstanbul’da, halkı "idamlara dur de" demeye çağıran bildirileri dağıtırken tekrar tutuklandı. Berktaş o günleri şöyle anlatıyor: 

"Bu iki tutukluluk sürecinde de ağır işkencelere uğradım. Ancak üzerimde taşıdığım sahte kimlikle direndim ve ifade vermekten imtina ettim. Askeri mahkeme, (12 Eylül mahkemelerinin hep yaptığı gibi kendi yasalarını da tanımayarak) iki kez örgüt üyeliğinden yargıladı, on sekiz yıl hapis cezası verdi. 90’lı yıllarda kısa süreli tahliye edilmemin ardından 94 yılında Adana’da tekrar tutuklandım. Yine ağır işkencelerden geçirildim ve gözaltında kaybedilme tehlikesiyle karşılaştım. İki gün boyunca gözaltında olduğum kabul edilmedi. Yoldaşlarımın ve annemin yoğun çabalarıyla (gösteri ve eylemler, açlık grevleri) Adana Emniyeti’nde olduğum kabul edildi." 

2007 yılında yine yoldaşlarının, avukatlarının ve ailesinin yoğun çabasıyla tahliye edilen Berktaş, üç yıl bile geçmeden bu defa da yazdığı kitap nedeniyle 2010 yılında tutuklandı ve beş ay cezaevinde kaldı. Toplam yirmi iki yıl cezaevinde kalan Berktaş, uzun süren tutsaklık yıllarını Metris, Adana, Ermenek, Amasya, Sağmalcılar, Konya, Sakarya, Gebze ve Bakırköy hapishanelerinde geçirdi. Bu yıllar boyunca çok kapsamlı işkenceler ve onur kırıcı uygulamalarla karşılaşan Berktaş, arkadaşları ile birlikte açlık grevleri, ölüm oruçları ve fiili direnişlerle bunlara karşı koymaya çalıştıklarını belirtiyor.  

"YAŞAMI ÖNEMLİ VE DEĞERLİ KILMAK İÇİN SAVAŞ VERDİM"

22 yıl cezaevinde yatan Berktaş’a yaşadıklarını soruyoruz:  

"Bunca yıl ve işkencenin en yoğun yaşandığı dönemlerde, hapishanede tutsak kalmam kuşkusuz korkunç bir durum. Ama benim gibi özlemini duyduğumuz bir dünyanın gerçekleşmesini çok isteyenler, buna uygun yaşamaya çalışıyorlar ve bu onları çok güçlü kılıyor. Bu inancı yok etmeye çalışanlara karşı da direniyorlar. Yaşadıklarımı bireyselleştirmedim ve toplumun yaşadığı baskı ve şiddetin içinde payıma düşeni göğüsledim diye düşündüm. Kim ne derse desin sen doğru ve inandığın yoldan yürürsen çektiğin tüm sıkıntılara rağmen iç rahatlığı ve kendinle barışık bir şekilde kalıyorsun ve de bu tüm davranışlarına yansıyor. Karşına çıkan zorlukları göğüslemek tabi ki de yaralar açıyor. Ama mücadele etmeyenlerin çok daha fazla yara aldıkları, üstelik bu yaraların kapanmasının çok daha zor olduğunu düşünürsek mücadele içinde yürümenin önemi ortaya çıkar."

"Yaşamı önemli ve değerli kılmak için savaş verdim zaten" diyen Berktaş, kuşkusuz bunun kendiliğinden oluşmadığını, ailenin ve yoldaşlarının ilgisi üzerindeyse zorlukların katlanılır olduğunu söylüyor. Berktaş, her şeyin başının örgütlülük, canlı bir hayat kurarak bunu örgütlü bir güce dönüştürmek, üretken ve verimli yaşamak olduğunu belirtiyor. "Bu nedenle hapishanelerde en çok bu hayatı dağıtmak istiyorlar. Siyasi tutsaklar da dağıtmak isteyenlere karşı direniyorlar. Fiziksel ve ruhsal saldırı altındaysan direnmek haktır çünkü" diyor. 

"HAPİSHANELER ÖZÜNDE İŞÇİ-EMEKÇİ SORUNUDUR"

İlk kitabının ‘İnancın Sınandığı Mekanlar-HÜCRELER", 19 Aralık 2000 katliamının öngününde doğduğunu söyleyen Berktaş,  egemen sınıfların, işçi ve emekçiler üzerindeki sömürüyü daha da ağırlaştıracak ekonomik ve siyasi programı uygulayabilmek için çok kapsamlı saldırı hazırlığı içinde olduğunu, saldırıların önemli bir ayağının da hapishanelerin oluşturduğunu söylüyor. Berktaş sözlerine şöyle devam ediyor:  

"Ecevit’e ‘İMF programını başka türlü uygulayamazdık’ dedirten kanlı bir plan hazırlıyorlardı. Her zaman olduğu gibi toplumsal bir teslimiyet yaratmak için önce hapishaneleri susturmaları gerekiyordu. ‘Hücre tipi hapishane’ inşaatları tüm hızıyla sürüyordu. İnşaatların kredilerini de Dünya Bankası vermişti. Dışarıda olası direniş ve ayaklanmaları bastırıp kitlesel tutuklamalar yaparak işçi ve emekçileri hapishanelere tıkmak için. İçeride bilincimizi ve yüreğimizi karartmak için. Hapishaneler, özünde işçi-emekçi sorunudur. Çok fazla önemsemek önemlidir. Öyle de yaptık."

"HÜCRELER KİTABI YASAKLANDI" 

Saldırıya denk şiddete bir direniş örgütlendiklerini söyleyen Berktaş, geldiklerinde teslim olmayacaklarını, fikirlerinden vazgeçmeyeceklerini, barikatlar kuracaklarını, nöbetçilerinin olacaklarını, bununla da yetinmeyip, ideolojik olarak da güçlenmeleri gerektiğini ve çok okuduklarını belirtiyor. "Bizim de çok güçlü direniş tarihimiz vardı. Yazmalıydık da. Kitap çok kısa bir sürede yazılmak zorunda kaldı çünkü saldırı gelmek üzere olduğu için dışarıya çıkaramamaktan korktuk ve o kadar yoğun çalıştık ki gecemiz gündüzümüze karıştı. Kolektif bir çalışma sonucu bitirebildim" diyen Berktaş, Hücreler kitabı çalışmalarına böyle bir atmosferde başladığını, kitabın bir aylık bir hazırlık sonrası ortaya çıktığını,  dışarıya gönderdikten kısa bir süre sonra da baskısının yapıldığını söylüyor. 

Kitabın matbaadan çıkar çıkmaz önce hapishanelere postalandığını söyleyen Berktaş, ilk bir hafta içinde kitap hakkında toplatma kararı verildiğini ve kendisine dört ayrı dava açıldığını belirtiyor. Berktaş, kitabın çıkma nedenini çok iyi anladıklarını, kitabın depolarda çürümeye terk edilmediğini, dağıtımının elden yapıldığını ve yaygın bir şekilde okunduğunu ve ilk baskısının tükendiğini ifade ediyor. Berktaş o süreci şöyle anlatıyor:

"Dava süreci on yıl sürdü. Bu on yıl içinde yasalar sıkça değişti ve en sonunda yedi ay hapsedilmeme karar verdiler. Böylece Kasım 2010 yılında Bakırköy hapishanesine kapatıldım yeniden. Hem de 12 Eylül’ü yargılama sözü verdikleri anayasa referandumunun ardından geldi bu tutuklama. Ayrıca yayınevi ve matbaa sahiplerine de para cezası verildi. Ancak bu durum haklı olarak kitlelerin büyük tepkisini çekti. Tabi ki sürdürülen protesto eylemleri, imza kampanyaları, bu haksız-hukuksuz uygulamanın kaldırılıp benim serbest bırakılmam için yapılan yaygın propaganda sonucunda oluşan kamuoyu baskısı nedeniyle. Yasaklanan kitap ayrıca ilgi odağı oldu ve kitabı yeniden okuma isteği oluştu. Yayınevi bu durumu dikkate alarak kitabı yeniden baskıya verdi ve adı da "inancın Sınandığı Zor Mekanlar-HÜCRELER kitabı DAVA DOSYASI" oldu."

"HAPİSHANEDEN ÇIKINCA DUYGU ASENA ÖDÜLÜNÜ ALDIM"

Yaygın bir şekilde kitabın okunması olanağı sunulduğunu söyleyen Berktaş, henüz tutsakken İsveç ve Türkiye PEN, onur üyesi olarak kabul edildiğini, Türkiye PEN "Duygu Asena" ödülü verildiğini ve çeşitli milletvekillerinin yanı sıra PEN başkanlarının hapishanede görüşmeye geldiğini belirtiyor. Avukatının AHİM’e başvurduğunu, AHİM’in Türkiye’yi haksız yargılama nedeniyle para cezasına tabi tuttuğunu söyleyen Berktaş, serbest bırakılması için yurt içi ve yurt dışında oluşan baskıların sonuç verdiğini ve beş ay süren tutsaklığının yeterli sayılarak bırakılmasına karar verildiğini ifade ediyor. Berktaş dışarı çıktığında Türkiye PEN, bir törenle Duygu Asena ödülünü sunuyor. 

"12 EYLÜL KİTABI TESLİM OLANLARI DEĞİL DİRENENLERİ ÖNE ÇIKARDI"

Berktaş’a ikinci kitabını sorduğumuzda şöyle yanıtlıyor:

"Darbe Yenilgi Direniş 12 Eylül kitabı ise, Eylül 2012 yılında çıktı. Erdoğan, 12 Eylül 2010’da yüksek yargıyı ele geçirmek için anayasa referandumu yaptı ve evet oylarını artırmak için 12 Eylül generallerini yargılayacağı yalanını attı ortaya. Bir yandan 28 Şubat’ı yargılayabilmenin yolunu düzlüyordu. 12 Eylül ürünü ve 12 Eylül yasalarıyla ülkeyi yönetmeye kalkan bir parti tabi ki kolları sıvadı. 28 Şubatçılar tek tek tutuklanırken, 12 Eylül’ü de aklama faaliyeti kapladı ortalığı. "Ülkeyi sağ-sol çatışmasından kurtaran ihtilal", "Amerikalıların hiç haberi yoktu", "Dış mihraklar sağ-sol çatışması yaratıp 12 Eylül’e zemin sundular" yalanları sarmıştı ortalığı yeniden."

Devrimcilerin daha yaprak kımıldamıyorken büyük bedeller ödeyerek, 12 Eylül zihniyetini mahkûm ettiği ortadayken bu oyunu bozmak gerektiğini söyleyen Berktaş, 12 Eylül’ün gerçek anlamda direnenler tarafından yargılandığını, bu konuda söz söylemesi gerekenlerin de direnenler olması gerektiğini belirtiyor. "Ne 12 Eylül ürünü partiler ne de Avrupa Birliği. Kitap bunu mutlaka anlatmalı, resmi tarihin karşısına dikilmeliydi" diyen Berktaş, kitabın 12 Eylül’ün vahşetine odaklanmayı yanlış bulduğunu, teslim olanları değil direnenleri öne çıkarması yönüyle de dikkate değer bir çalışma olduğunu ifade ediyor. Yaygın olanın aksine, kitapta direnenlerin konuştuğunu ve 12 Eylül rejimi ile hesaplaşmanın Arjantin ve Şili örneğindeki gibi bir halk hareketiyle olabileceğini vurguladığını söylüyor.

Berktaş, 12 Eylül’ü bütün yönleriyle, belgeleriyle ortaya koyan bir araştırma kitabı niteliğinde olmasının da ayrı bir önem kattığını, kitaplarının ikisinin de dünde kalmış, olup-bitmiş bir dönemi anlatan anı kitabı olmadıklarını aksi bir anlamda bugünü anlattığını, bugüne ışık tuttuğunu belirtiyor. "İki kitapta mücadelenin ihtiyaçları temelinde doğdu ve savaşsız sömürüsüz bir dünyanın mutlaka kurulacağına duyulan yüksek inancı haykırdı" diyen Berktaş sözlerine şöyle devam ediyor:

"Bu inancın uğruna nasıl direnildiğini ve ne büyük bedeller ödendiğini anlattı iki kitap. Bir yandan da hapishaneler ile ezilen ve sömürülen kitlelerin mücadelesi arasındaki bağı, içerideki yaptırımlarla dışarıdaki sömürü ağı arasındaki direkt ilişkiyi ortaya koyuyorlar. Tutsakları koridorda tek sıra halinde yürümeye zorlama, ayakta sayım düzenine sokma gibi yaptırımları ile dışarıdaki ekmek kuyruklarının, grevci işçilere saldırmanın, aynı zihniyetin ürünü olduğunu gözler önüne seriyorlar.

asta tutsakların ölüme terkedilmeleriyle hastanelerin ticarethaneye dönüşmesi arasındaki ilişkiyi açığa çıkarıyorlar. İçeride onur kırıcı çıplak arama ve ağız araması yapmakla dışarıda halkın nasıl aşağılandığı arasında fark olmadığını anlatıyorlar. Dışarıda aslında koskoca bir hapishanede yaşadığımız gerçeğini ve en küçük bir hak aramanın bile içerideki tutsaklıkla bitebileceğini, koskoca bir toplumu bununla terbiye etmeye çalıştıklarını gösteriyor bize."

"HÜCRE TİPİ HAPİSHANELER YIKILMALIDIR"

Anlattığı bu nedenlerle hapishanelerin toplumu yakından ilgilendirmesi gerektiğini söyleyen Berktaş, hasta tutsakların serbest bırakılmasının dışarıda can yakan sorun olduğu kadar can alıcı olduğunu, hasta tutsakların simgesi haline gelen Aysel Tuğluk’a yapılanlar ile zamların yaktığı can arasında direkt bir bağ olduğunu belirtiyor. Hasta tutsakların serbest bırakılması için yoğun bir çaba sarf etmek gerektiğini söyleyen Berktaş, "Aysel arkadaşımız,  annesinin cansız bedenine yapılan saldırıların acısıyla hücreye hapsedilmesiydi onu daha sağlıklı karşılayabilirdik. Hücre tipi hapishaneler yıkılmalıdır gerçekten de" diyor. 

Berktaş, son olarak şunları vurguluyor:

"Ezen ve sömürülenlerin, sayıları milyonlarla ifade edilen yoksullar üzerinden zenginleştiği gerçeği, bugün çok daha çıplak şekilde gözler önündedir ve bu böyle sürmeyecektir. Bu inancı hiç kaybetmedim ve bu inancın güzelliğinde mücadelem devam ediyor. Şair Adnan Yücel’in söylediği gibi 'Yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek' de sürecek." 

Kaynak: Artı Gerçek