" ‘Metro, boulot, dodo!’ rutinini bilmiyordum, 68’in meşhur sloganıymış. Bitmeyen tekrar ve rutin. Kapitalizm aslında tam da bu. Kısa öykünde bitimsiz/uzun bir derdi anlatmışsın. M. Haneke’nin “7. Kıta” filmini izlemiş miydin? İzlemediysen öneririm. Tam da bu hikayeyi anlatıyor, kapitalist sistem içinde yaşadığımız tekrarı ve sıkıntıyı. Sanırım Frankfurt Okulu ve 68’in ‘3 M’sinden meşhur Marcuse’un derdi de bu türden dertleri tartışmaya açmaktır. "
30.03.2026, Sincan F
Sevgili Adil,
Seni sevgiyle kucaklıyor, sağlık ve mutluluk diliyorum. 29 Ocak tarihli (zarfın üzerindeki damgadan öyle anlaşılıyor) mektubunu “jet hızıyla (!)” 27 Mart’ta aldım. Dünya Tiyatrolar Günü’nde yani. Bu trajikomik oyunu kim oynadı acaba? PTT mi? Yoksa başka yer mi? Mektubunu yürüyerek elden getirip cezaevi kapısına bıraksaydın daha hızlı okuma şansım olabilirdi. Bu hız çağında 2 aylık bir gecikme sorun olur mu? Dışarıdasın; yapay zekaya sorsan ne güzel olur. Tabii cevabını merak etmiyor değilim!
Mektubunda sen de yazmışsın, Hüseyin Hoca’yı (Aykol) kaybettik. Hoca’yı tanıdığını bilmiyordum. Hoca’yı 30 yıldır tanıyorum. Siyaseten aynı çevreden geliyoruz. Cezaevinden çıktığında, sanırım ‘90’lı yılların başıydı, İstanbul’a gelince tanıştık. Ben de henüz 20’lerin başındaydım o zaman. Sonra ben 94’de hapse girdim. Sağmalcılar, Gebze, F’ler vs. epey dolaştım. Gebze’de ziyaretçimizdi hoca. 2000’lerin ortasında, daha doğrusu 2010’lu yıllarda Ankara’ya geldiğim süreçlerde hocanın evinde kalırdım (Hdk-Hdp süreçlerinde). Son tutukluluğumuzda da mahkemelerimize sık sık gelip gitti hoca. Sincan Cezaevi’nde en düzenli yazıştığım arkadaşlardan biriydi (Hoca bizim büyüğümüzdü tabii). Vakitsiz kaybı beni çok üzdü. Bundan dolayı vefatı ardından bir yazı yazdım. (‘Komün’ sitede yayınlandı. ‘komun.org’ gibi bir yazılışı var herhalde? Teorik bir yayın çevresi). Yazıyı biraz kısaltıp yayınlamış arkadaşlar. 30 yıldan küçük anılarla ve biraz da duygularla yazılmış bir yazı. Zamanın varsa komun.org’da (?) okuyabilirsin.
Mektubunda sergilerden de bahsetmişsin. İstanbul, Ankara, Kocaeli, Köln, Viyana… Bayağı hareketlisin. Tebrikler. Bunca çalışmaya/yazışmalara iyi yetişiyorsunuz. Özellikle çalışmalar yoruyordur sanırım seni sizi? Kolaylıklar diliyorum. Emeklerinize/aklınıza sağlık diyorum.
Bir soru: ‘Yeşil Ahit…’ sergisi ne zaman yapılacak? Bir de ‘Dijital Fırça…’ sergisinin tarihini sorayım? ‘Yeşil Ahit…’ için istediğin yazıyı gönderdim zaten. ‘Dijital Fırça…’ için düşünmem lazım. O yüzden sordum, yazı için son gönderme tarihi ne zaman diye?
Yine bir soru; çok ilgili olduğum ve ortak noktamız olduğu için soruyorum. Günümüz Fransız sinemasını nasıl buluyorsun? Eski parlak günlerini kaybetti mi? ‘Yeni Dalga’ türünden, eksen olabilecek/Avrupa sinemasına yön verebilecek konumunu koruyor mu? Yoksa kaybetti mi?
Yazmıştım, İstanbul’da Fransız Kültür Merkezi’ne üyeyim. Epeyce film izledim orada (piyasaya göre çok ucuz; bilet fiyatları. Hem de hepsi Fransız filmi).
Fransız sineması, şiiri, felsefesi, sosyolojisi, edebiyatı, sınıf mücadelesi tarihi hep takibimde (sinema dışındakiler daha çok geçen yüzyıl eserleri tabi ki. Sosyoloji derken, Bourdieu, Balibar, Althusser dahil esas olarak 20. yy. filozoflarını kastediyorum).
“Kayıp Hattın Yolcusu” isimli bir öykü vardı 29 Ocak tarihli mektubunda. Öyküyü okudum. Emeğine/aklına sağlık diyorum öncelikle. Proust’un ‘Kayıp Zamanın İzinde’ kitabına bir atıf da vardı. Proust romanı zor ama güzel. Yakışmış kısa öyküye. Kısa öyküye uzun roman referansı… Güzel fikir.
Burada da yine bir ‘göç ve sürgün acısı/hikayesi’ seziyorum. Domates bile kendi toprağını sever. Tabii bülbül de hep aynı hikayeyi anlatıyor aslında. “İlla vatanım…” demiş. Bülbüle de domatese de katılıyorum. Ben de onlar gibi düşünüyorum.
‘Metro, boulot, dodo!’ rutinini bilmiyordum, 68’in meşhur sloganıymış. Bitmeyen tekrar ve rutin. Kapitalizm aslında tam da bu. Kısa öykünde bitimsiz/uzun bir derdi anlatmışsın. M. Haneke’nin “7. Kıta” filmini izlemiş miydin? İzlemediysen öneririm. Tam da bu hikayeyi anlatıyor, kapitalist sistem içinde yaşadığımız tekrarı ve sıkıntıyı. Sanırım Frankfurt Okulu ve 68’in ‘3 M’sinden meşhur Marcuse’un derdi de bu türden dertleri tartışmaya açmaktır.
Öykünde biraz Paris’e sitem vardı. Kuşkusuz sen Paris’i çok iyi biliyorsun. Belki bilmek senin şikayetini artırıyor olabilir. (Bilmek, bazen acı verir insana). Fakat senin de gayet iyi bildiğin gibi, tarih böyle işte. Lineer bir ilerleme yaptı. ‘Bir adım ileri, iki adım geri’ şeklinde yürüyor kimi zamanlarda. Sanırım o gerileme anlarında nostalji duygumuz ağır basıyor ve ‘Kayıp Zamanın Peşinde’, geçmişin kimi güzel yanlarını arıyoruz. Daha ileriye gitmek isterken elimizdekini kaybettiğimiz anlarda veya kazanımlarımızı yitirdiğimiz zamanlarda hüzün ağır basıyor; kaybettiklerimizin ardından tuttuğumuz yasla şimdiki zamana duyduğumuz sitem arasında gidip geliyoruz. Paris’e senin kadar içeriden bakmıyorum ben. Çünkü orayı bilmiyorum. Dolayısıyla aramızda büyük bir mesafe var. Ve bazen bu mesafe iyi oluyor bile denilebilir. O mesafe bana da soğukkanlı bakma imkanı veriyor. O yüzden senin kadar Paris’e kızamıyor ve sitem edemiyorum. O benim için hâlâ devrimin ve sanatın şehri. Tabii romantizmin ve aşkın da…
Kısa öykünde epeyce felsefi derinlik ve gündelik hayat ile kapitalizmin eleştirisi ve ‘68’e ağıt var. Paris’in derinliğine yakışır bir öykü yazmışsın. Tebrikler, birkaç cümleyle uzun hikayeleri ve uzun dertleri anlatmışsın.
Dikkatimi çekti; öykü erkek ile başlıyor, ilk adımı atan o. Konuşan, dert anlatan hep erkek. Kadın daha pasif. Sadece sorulara kısa kısa yanıt vermekle yetiniyor. Fakat öykünün sonunda bu sefer özne kadın oluyor. Kadınla bitiyor öykü. Kadının duygu ve düşünceleri ve belki pişmanlıkları ile bitiyor.
Bitiriyorum. 14 Ocak mektubumda uzun uzun yazmıştım, tekrar olsun; geçmiş olsun. Yürümene/ayaklanmana çok sevindim.
Sevgiyle kucaklıyorum.
Mektuplarına ‘tarih’ atarsan sevinirim. Yazışmaları/mektupların akıbetini takip etmeyi kolaylaştırıyor.
Bülent PARMAKSIZ
2 No’lu F Tipi Hapishane Sincan/ANKARA