HAPİSHANELER VE DEVRİMCİ AVUKATLARIN ROLÜ

Türkiye’de avukat olmak için hukuk fakültesi mezunu olmak, yasada belirtilen koşulları taşımak, altı ay mahkemelerde, altı ay da avukat yanında bir baroya kayıtlı olarak, staj yapmak gerekir. Ardından yemin edilir, cüppe giyilir. Tören sonunda size duvarınıza asmak için "Avukatlık ruhsatı" ve "Avukatlık Kimliği" verilir.

Burada meslekte dönüşüm adı altında sermaye sahibi avukatların bürolarında ücret karşılığı çalıştırdıkları yoksul avukatları sömürmesini hedefleyen projelerden bahsedilmeyecektir. Meslekte dönüşüm, farklı bir sununun konusu olacaktır.

Üzerinde durup anlatmaya çalışacağımız konu pek çoğunuzun yakından bildiği hapishaneler ve avukatlığın rolü, devrimci avukatlık olacaktır.

Türkiye’de avukatlık mesleğinde farklı branşlara göre uzmanlık eğitimi yoktur. Yani hekimlik mesleğinde olduğu gibi uzmanlık sınavları ve ardından eğitimi ile alan seçimi yapılmaz.

Kamu avukatları istisna olmak kaydıyla baroya kayıtlı bir avukat, her alanda dava alabilir, avukatlık yapabilir. Yani bir gün boşanma davasından gördüğünüz bir avukatı başka bir gün ceza davasında savunma yaparken görebilirsiniz.

Ceza, İş, Ticaret, İdare Hukuku Avukatlığı gibi uzmanlaşmalar yasalarda düzenlenmemiş de olsa, zaman zaman tercihler, deneyim ve birikimler, başarılar müvekkil profili bir avukatı meslek yaşamında uzmanlaşmaya götürebilir. Bu durum farklı bir alanda dava alınmasına engel değildir. Boşanma avukatı, İcra avukatı, Ceza avukatı gibi uzmanlaşmalar bu şekilde ortaya çıkar.

Konumuz hapishaneler ve avukatlık olduğuna göre Ceza avukatlığından söz etmemiz gerekecektir.

Ceza avukatlığının, tercih edilmesinde çeşitli etkenler vardır. Daha prestijli, heyecanlı, aktif bir dal olduğu inancı ya da daha çok ve kolay ücret alınabileceği düşüncesi de bunlar arasında sayılabilir. Hukuk yargılamalarına göre duruşmalardan sözlü savunma yaparak kendini gösterme ve daha çok meslek tatmin olmak hayali de tercihte rol oynayabilir.

Siyasi dava avukatları Ceza avukatı olmak zorundadır. Bunun nedenleri üzerine konuşacak olursak;

Devlet, egemen sınıfın baskı aracıdır. Sömürücü azınlığın iktidarını sürdürmesini güvence altına almakla görevlidir. Örgütlü bir güç olarak devlet, bu görevi yerine getirmek, iktidarın iradesini yaşama geçirmek ve etkin kılmak için yasalar koyma gücüne, yetkisine sahiptir.

Yürürlükteki hukuk da, iktidarı elinde tutan sömürücü azınlığın hukukudur. Yani sömürünün kaynağı olan üretim ilişkilerini, ekonomik ve siyasi sistemi sürdürmenin bir aracıdır.

Sömürücü sınıfın iktidarı bir azınlık iktidarıdır. Azınlığın, egemenliğini sürdürebilmesi için çoğunluğu iktidarın meşruluğuna ikna etmesi gerekir. Bunun için “hukuk önünde herkesin eşit olduğu” na “adaletin herkese eşit uygulandığı” na inanılmasını ister.

Sömürücü egemenlerin, iktidarlarını az da olsa tehdit altında hissetmeleri buna karşı hemen misliyle harekete geçmelerine neden olur. Baskı ve zor aygıtı olan devlet, şiddet kullanmaya başlar. Hızla “anti-terör” başlığı altında yasalar yapıp, Olağanüstü Mahkemeler kurar. Güvensizliği arttıkça yasalarda yer alan hak ve özgürlükleri de yok saymaktan çekinmez. Demokrat maskesini de çıkarıp atar.

Egemen azınlık tarafından sömürülen, ezilen, yoksulluğa, açılığa mahkum edilen çoğunluğun buna karşı yükselttiği her ses ve her eylem biçimi “terör” olarak adlandırılır. Zulme karşı direnenler, geçmişte çeşitli bedeller ödeyerek kazanılan hak ve özgürlükleri savunanlar, emekçiler “terörist” ilan edilir. Devlet tüm muhalif kesimlerin üzerinde, gerçek “terörü” sergiler. Bunu pek çok ülke tarihinden örneklendirebileceğimiz gibi kayıplar, infazlar, katliamlar, işkenceli sorgular baskı ve şiddet yöntemlerini kullanarak yapmaktan çekinmez. (Arjantin, Türkiye…)

Sömürü düzenine karşı muhalefet eden tüm kesimleri ezmeye, etkisizleştirmeye çalışan sistemin en önemli araçlarından birisi de yargıdır.

İktidarı elinde tutan azınlığın, yönetilen çoğunluğu sömürdüğü bir düzende adaletten söz edilemeyeceği açıktır. Adli ya da siyasi suç tanımlaması ya da bir kısım fiilin suç sayılması da adil olmayacaktır.

Bir sınıfın insanlarının, diğer sınıfın emeğini, alın terini çaldığı ve böylece hiç çalışmadan asalakça yaşadığı bir sistemde, kimin hırsızlığından bahsedilebilir ki?

Sömürücü sınıfın yönetme aracı olan devlete karşı, söz, düşünce ve eylemler siyasi suç kapsamındadır.

1830 yılında Fransa’da Louis Philippe hükümeti siyasi suçlara ayrı bir statü tanımak durumunda kalmıştır. Bu statü yargılama usullerinden, verilen cezalara kadar çeşitli haklar tanımaktadır. Elbette bu haklar, bedeller karşılığında elde edilmiştir.

Siyasi tutsaklar için de hapishanelerde kazanılmış olan bu statünün gereği olarak bir kısım haklar tanınarak, güvence altına alınmıştır.

Siyasi suçlarda, verilen cezaların onur kırıcı nitelikte olmaması, farklı rejim uygulanması, ölüm cezasının uygulanmasının yanında, yabancı ülkeler tarafından iade edilmeme ve sığınma hakkı tanınması gibi haklar, istisnai statünün sağladığı haklardan bazılarıdır.

Bu statünün kaynağı olan siyasi iradeyi, iktidar esas olarak ezmek, yok etmek ortadan kaldırmak ister. Bunu çeşitli biçimlerde dener. Siyasi iradenin, kendisini, yarattığı dengeyi sarsacağına dair bir tehlike gördüğünde bunu en kanlı şekilde yapmaktan çekinmez. Türkiye Hapishaneler tarihi bu katliamların örnekleri ile doludur.

Diyarbakır, Buca, Ümraniye, Ulucanlar ve son olarak da 19 Aralık tarihinde siyasi tutsakların bulunduğu hapishanelerde yapılan katliamlarda devlet siyasi tutsakları, devrimcileri en vahşi yöntemlerle katletmiş, pek çoğunu da sakat bırakmıştır.

Devrimci Avukat, uzlaştırıcı, arabulucu, hakem, iktidar sözcüsü gibi rolleri reddederek, siyasi tutukluluk statüsünden gelen haklar başta olmak üzere müvekkillerin hak ve özgürlüklerini savunur. Bu yöndeki saldırı ve engellemelere karşı mücadele eder.

Sömürü düzeninde, sömürülen çoğunluk içinde kendisini görmeyen, taraf olmayan kişi devrimci avukat olamaz.

Siyasi tutukluluğun istisnai bir statü olduğunu ifade etmiştik. Egemenler bu statüyü ortadan kaldırmak için her fırsatı değerlendirir her yöntemi denerler.

Tüm dünyada yayılmaya çalışılan “terör” hukuku, bu istisnai statüyü ortadan kaldırmayı amaçlamaktadır.

Emperyalistler tarafında “anti-terör yasaları” tüm ülkelerde uygulanır hale getirilmeye çalışılmaktadır. Bu yönde çeşitli uluslararası işbirliği anlaşmaları da yapılmaktadır.

Böylece siyasi eylem ve düşünceler terör eylemi olarak nitelendirilmekte, siyasi tutukluluktan hakları tamamen gasp edildiği gibi en temel hak ve özgürlükler de yok sayılmaktadır. Yani istisnanın istisnası yaratılarak siyasi tutuklular, “ terörist” olarak yaftalamaktadır.

Olağanüstü Mahkemelerde yapılan yargılamalar Terörle Mücadele Kanunları uyarınca verilen ağır ve keyfi cezalar, uluslararası iade kararları ile siyasi suç statüsü tamamen yok edilmeye çalışılmaktadır.

Türkiye’de de yargı hemen her dönemde halk üzerinde baskı oluşturmuştur. Siyasi yargılamalar da Olağanüstü Mahkemelerce yapılmıştır. İsimleri değiştirilse de kuruluş amacı aynı olan İstiklal Mahkemeleri, Sıkıyönetim Mahkemeleri, Devlet Güvenlik Mahkemeleri birbirlerinin devamcısı olarak kesintisiz bu işlevi yerine getirmişlerdir.

Bugün de bu işlevi TMK 10. Madde ile Yetkili ve Görevli Bölge Ağır Ceza Mahkemeleri sürdürmektedir. Son derece geniş yetkilerle donatılmış mahkemelerdir bunlar.

Olağanüstü Mahkemeler tarafından yargılanan ve haklarında hüküm verilenler yani “terörist” yaftası yapıştırılanlar için farklı İnfaz Rejimi uygulanır. Bu infaz rejimi ile siyasi tutukluluk statüsü ile kazanılan hakların gasp edilmesinin yanında daha ağır infaz koşulları yaratılır. Siyasi tutsakları terörist ilan eden rejim, “Yüksek Güvenlikli Hapishaneler” inşa eder. Bu tutsakların tehlikeli oldukları, güvenlik yönünden de tehdit oluşturdukları iddiası ile tecrit edilmeleri gerektiği ileri sürülür.

Bir yandan sömürü düzenine karşı olduğu için cezalandırılan siyasi tutsakların iyileştirilmesi, rehabilite edilmesi gereken hastalar olarak gösterilmeye çalışılır.

Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin infazı hakkında Kanun’un 3. Maddesi, İnfazın Temel amacını şöyle açıklamaktadır.

“…. Öncelikle genel ve özle önlemeyi sağlamak bu maksatla hükümlünün yeniden suç işlemesini engelleyici etkenleri güçlendirmek, toplumu suça karşı korumak, hükümlünün; yeniden sosyalleşmesini teşvik etmek, üretken ve kanunlara, nizamlara ve toplumsal kurallara saygılı, sorumluluk taşıyan bir yaşam biçimine uyumunu kolaylaştırmaktadır.”

Sömürücü sınıfın iktidarına karşı söz, düşünce ve eyleme bulunduğu yani muhalefet ettiği için yargılanarak, ceza veren güç, kanunla da yetinmeyerek, karşı olduğu düzene uyumlu, bir vatandaş haline getirilmeye çalışılır.

Bu nedenle tecrit uygulamak için F Tipi Yüksek Güvenlikli hapishaneler yapılmış ve 19 Aralık 2000 tarihinde hapishanelere yapılan operasyonlarla 28 tutsak katledilmiş, sağ kalanlar yaralı olarak bu hapishanelerin hücrelerine konulmuştur.

Yedi yıl süren büyük ölüm orucu direnişinde 122 Devrimci yaşamını yitirmiştir.

Bütün bu katliamlar, zulüm ve işkenceler göstermiştir ki, siyasi tutsaklar, devrimci tutsaklar ömürlerini adadıkları düşüncelerini değiştirmemişlerdir. Rehabilite edilecek hastalar değil, iktidara alternatif güçlü bir irade ve amacın sahibi olduklarını göstermişlerdir.

Ancak siyasi tutsaklara dönük baskı ve yıldırma politikaları zaman zaman güçlü zaman zaman daha düşük yoğunlukla devam etmektedir.

Sayım sırasında askeri bir içtima verirmişcesine ayağa kalkmaya zorlanan Engin Ceber işkence ile katledilmiştir.

Hapishaneler, hasta tutsaklar yönünden de ölüm makineleri gibidir. Gerek hapishane koşullarının tetkik ve tedaviyi geciktiren hatta imkansız kılan özellikleri, gerekse yasalara rağmen hapishanede tedavisi mümkün olmadığı halde ölümüne ikna olunmadan tahliyelerin gerçekleştirilmiyor oluşu bu sonucu yaratmaktadır.

Güler Zere, kanser hastalığının son evresine kadar tahliye edilmemiş, kendisinin ifadesiyle; “Dışarıda ölme hakkı tanınarak” tahliye edilmiştir. Tahliyesinden altı ay sonra da yaşamını yitirmiştir.

Bunları sıraladığımızda, avukatın bu koşullarda ne gibi bir fonksiyonu olabilir? Diye bir sorunun akla gelmesi olağandır.

Ancak egemenler böyle düşünmezler. Avukatların müvekkilleriyle, özellikle siyasi tutuklularla görüşmelerini engellemek ya da yasal olmadığı halde, dinlemek, denetlemek isterler.

Azil ve istifa ile son bulması gereken vekaletnameyi hükmün kesinleşmesi ile birlikte hükümsüz sayarak, avukatla müvekkilinin ilişkisini engellemeye çalışırlar.

Avukat, Olağanüstü Yargılamalarla hakkında ağır cezalar istenen siyasi tutuklu müvekkillerinin davalarında onları savunur. Bu yargılamaların niteliklerine değinmiştik. Adaletin sağlanamayacağını bilmekle birlikte, bu adaletsizliği teşhir eder.

Çoğunlukla çelişkilerle dolu, destek dayanaktan yoksun iddiaları çürütür. Yasaları iyi bilir, lehe hükümlerin uygulanması için zorlayıcı olur.

Siyasi iradeleri yok edilmek istendiği için işkence gören, devrimcilerin yanında olur. İşkence yapanların yargılanmalarını ve ceza almalarını sağlamak için her türlü yasal zorlamayı ve teşhir amaçlı kampanyayı yürütür, destekler.

Hapishane katliamları gözlerden uzak şekilde en vahşice yöntemlerle yapılmıştır.

Avukatlar, birkaç gün önce konuşup sohbet ettikleri müvekkillerinin tanınmaz hale getirilmiş cesetlerini teslim almak zorunda kalır. Öyle ki Ulucanlar Katliamı sonrasında babasının teşhis etmekle zorlandığı İsmet Kavaklıoğlu’ nu avukatı teşhis etmiştir.

Kapalı kapılar ardında işlenen bu suçları belgeleyerek, teşhir eder.

Ne zordur. Sevdiğiniz, saygı duyduğunuz o inançlı, o çelik iradeli müvekkillerinizi morgda görmek. Ancak devrimci avukata düşen görev dövünmek ağlamak değil hesap sormaktır...

İlişkili İçerik